Dünya

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal‘in Venezuela partisi Sosyalist İşçi Birliği, dünya işçi sınıfı ve devrimcileriyle de paylaşılan ve ülkede yaşanan iktisadi/siyasi krizi ve emperyalizmin müdahaleci eğilimlerini değerlendiren bir açıklama yaptı. Açıklamanın Türkçe çevirisini paylaşıyoruz:

Emperyalizmin ve Latin Amerika sağının müdahalesini de, Maduro’nun işçi düşmanı diktatörlüğünü de reddediyoruz!

Rejimin baskıcı niteliği giderek derinleşiyor. Krizin bütün ağırlığı emekçilerin sırtına yıkılıyor.

20 Mayıs 2018’de Nicolas Maduro tamamen hileli bir biçimde yapılan seçimlerde yeniden başkanlığa seçildi. 10 Ocak 2019 ise Maduro’ya 2025’e kadar sürecek olan yeni hükümeti kurma yetkisi veren resmi tören gerçekleştirildi.

2013’te iktidara gelen Maduro hükümeti, ülkeyi tarihinin en beter iktisadi ve toplumsal krizine sürüklemesiyle tanımlanabilir; bu dönemde 80 milyar dolar dış borç alınarak heba edildi ve 2012 seviyesi dikkate alındığında gıda maddelerinin, ilacın ve halkın temel ihtiyaç maddelerinin ithalatında yarıdan fazla kesinti yapıldı.

Bu süreçte, emek düşmanı ve baskıcı bir diktatörlük haline gelen rejimin Bonapartist nitelikleri derinleşti; burjuva demokrasisinin iki temel kurumu olan parlamento işlemiyor, özgür seçimler yapılamıyor. (Parlamento iktidar tarafından keyfi uygulamalarla işlevsizleştirildi ve seçimler tamamen hükümetin denetimi altında, iktidar dışında herhangi bir siyasi seçeneğin seçilmesine imkan vermeyecek biçimde gerçekleştiriliyor.)

Silahlı kuvvetler ve istihbarat kuruluşları (SEBIN, DGCIM ve diğerleri) tarafından desteklenen Maduro diktatörlüğü sadece burjuva muhalefet partilerinin liderlerini değil, aynı zamanda iktidara biat etmeyen sol parti ve örgüt üyelerini de gözaltına alıp hapse gönderiyor; herhangi bir protesto gösterisi gerçekleştiren sendika liderleri ve öncü işçiler hapse atılıyor. Son vaka, devlet işletmesi Ferrominera’daki sendika lideri Rubén González’in tutuklanması, askeri yargı önüne çıkarılması ve aynı işletmeden dokuz işçinin maaş artışı ve toplu sözleşme şartlarına uyulması talebiyle gösteri yaptıkları için hapse atılması oldu; aynısı Alcasa işçilerinin ve işlemediği bir suçtan adil olmayan biçimde yargılanarak yedi yıl hapse mahkum edilen ve sembol haline gelen işçi Rodney Alvarez vakalarında da söz konusudur.

İstihbarat teşkilatları ve diğer baskıcı devlet güçleri herhangi bir protesto gerçekleştiren sendika liderlerini kaçırmaya başladı; kaçırılan sendikacılar tam bir işkence ve tehdit sürecinin ardından “daha fazla bela çıkarmama” uyarısıyla salınıyor.

Tüm bunlar krizi işçilerin ve yoksul halkın sırtına yıkmak üzere geçirilen acımasız yasaların uygulanmasını garantiye almak ve halkın moralini bozarak, gözdağı vererek bunlara karşı yükselen mücadeleleri yenilgiye uğratmak amacıyla yapılıyor.

Yoksul halk, kıtadaki en düşük asgari ücretle, sokaklarda açlık ve sefalet içinde yaşıyor; söz konusu asgari ücretin karşılığı, gerçek hayatta ekonomiyi yönlendiren karaborsada aylık 2 dolar seviyesinde! Giderek yükselen hiper-enflasyon maaşları pula çeviriyor. Temel ihtiyaç maddelerinde günlük fiyat artışı yüzde 100 ile yüzde 200 arasında değişiyor. Hatta ürünlerin günde iki üç kez zam gördüğü oluyor. Gıda ve ilaçlarda kıtlık sorunu çözülemedi; nakit sıkıntısından mustarip olan kamu sağlık sistemi ve eğitim tamamen tahrip oldu ve ülkede berbat bir ulaşım sorunu yaşanıyor.

Emperyalistlerin ve kıtadaki sağ güçlerin müdahalesini reddediyoruz!

Maduro’nun yeniden başkan seçilmesini tasdik eden resmi törenden birkaç gün önce, 4 Ocak’ta, Peru’nun başkenti Lima’da Latin Amerika Ülkeleri Dışişleri Bakanları toplantısı yapıldı; Meksikalı bakanın katılmadığı toplantıda Lima Grubu diye adlandırılan 14 Latin Amerika ülkesinden 13’ünün dışişleri bakanı bir araya geldi. Toplantıda Gringo hükümetinin (ABD – Çevirenin Notu) talimatlarını takip eden mükemmel müdahalecilik örneği bir bildiri kaleme alındı; bildiride Venezuela hükümetinin meşruiyeti sorgulanıyor ve Maduro Ulusal Meclis’in iradesine saygı göstermesi yönünde uyarılıyor, yeni bir başkanlık seçimi yapılana kadar Yürütme Gücü’nü geçici olarak Ulusal Meclis‘e devretmesi talep ediliyordu.

Ardından, 10 Ocak’ta, ABD yönetiminin müdahaleci çizgisinin peşine takılan 19 ülkenin hükümetleri, Amerikan Devletler Örgütü’nde (OAS) Maduro’nun yeni başkanlık döneminin gayrimeşru olduğunu ilan eden diğer bir karar metni yayınladı.

Ve bunun hemen akabinde, çoğunluğu burjuva muhalefet partilerinden oluşan Ulusal Meclis, Nicolás Maduro iktidarını gayrimeşru ilan ederek ve bir geçiş dönemi başlatmak üzere başkanlık görevinden istifasını isteme hazırlıklarına girişti; hatta bunun için Ulusal Meclis Başkanı olan milletvekili Juan Guaidó’yu, söz konusu geçiş sürecini idare edecek “meşru başkan” olarak ilan ettiler.

Silahlı kuvvetlere, anayasal çelişkiyi çözme ve kendilerince “ülkede anayasal ve yasal düzeni yeniden tesis etme” konusunda “yeni ve meşru hükümet”i destekleme çağrısı yaptılar. Geçmiş yıllarda da Ulusal Meclis, Yüksek Adalet Mahkemesi’ne hükümetin keyfi bir uygulamasının iptali için başvurduğunda benzer bir durum yaşanmış, o dönemde kayda değer bir etkiye yol açmamıştı.

Sosyalist İşçi Birliği (UST) olarak biz Kuzey Amerika emperyalizminin heveslendirdiği ve emperyalizm yanlısı sağ kıta iktidarlarının bayraktarlığını yaptığı müdahaleci faaliyetlerin ve tabii Ulusal Meclis’teki burjuva muhalefetinin, Maduro iktidarıyla görüşmeler yaparak bir çıkış arama yönündeki basınçlardan ibaret olduğu kanaatindeyiz. Niyetleri, iktidarın ve rejimin değişimini görüşmeler yoluyla sağlayacak bir çözümde avantajlı pozisyonda olmaktır; işçi sınıfının ve yoksul halkın kendi örgütlenmeleri ve kitlesel mücadeleleri ile Maduro’yu ve diktatörlük rejimini tasfiye etmesini ise ne pahasına olursa olsun engellemeye çalışıyorlar.

İşçilerin ve halkın seferberliğine dayanan bir senaryoyu önlemek istiyorlar çünkü bu onların niyetlerini tehlikeye sokacaktır; onlar geleneksel burjuvazinin, uluslararası tekellerle, Boliburjuvazi (Chavez döneminde yaratılan yandaş sermaye sınıfı) ile ve geri kalan burjuva muhalefet partileriyle birlikte oluşturacağı yeni bir iktidar yaratmak ve bunu siyasi bakımdan meşrulaştırmak istiyorlar. Çünkü kapitalist sömürüye ve sivil/asker bürokratların devletteki yolsuzluklarına dayanan ticari faaliyetlerini ve kârlarını ancak böyle koruyabileceklerini biliyorlar.

Bu nedenle, dolandırıcı işadamları ve onların hizmetindeki mafyanın, ordunun, bankerlerin, Chavezcilerin ve burjuva muhaliflerin bugüne kadar işledikleri suçların hesabının sorulmamasını garantilemek için demokratik özgürlüklere saldırmaları gerekiyor; bu, işçileri ve yoksul halkı sefalet koşullarında tutmaya devam edecek emek düşmanı yeni düzenlemeler için de gerekli.

Demokratik nutuklarının arkasındaki gerçek niyet işte bu emek düşmanlığı olan Donald Trump’ın demokrasi dersi verecek ne gibi bir siyasi ya da ahlaki dayanağı olabilir ki? O Trump ki, ABD başkanlığına getirilmesinden itibaren on yıllardır Filistin halkına soykırım uygulayan Nazi-Siyonist İsrail rejimini siyasi ve askeri olarak sürekli desteklemektedir. Aynı şekilde, 2015’ten bu yana Yemen halkını kelimenin gerçek manasında katleden ve İstanbul’da öldürülen gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinden sorumlu olan Suudi Arabistan’daki baskıcı Salman Bin Abdülaziz iktidarını desteklemektedir. Keza, tıpkı Maduro’nun yaptığı gibi Yüksek Hakimler Kurulu’nu yürütmeye bağlayarak Bonapartist niyetlerini açıkça sergileyen ırkçı, cinsiyetçi, yabancı düşmanı Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’yu da desteklemektedir.

UST olarak, hem Nicolás Maduro’nun işçi düşmanı ve baskıcı diktatörlüğünü hem de ABD emperyalizminin ve kıtadaki müttefiklerinin müdahaleci politikalarını kategorik olarak reddediyoruz. Ayrıca, işçilerin ve halk yığınlarının bağımsız kitlesel seferberliğini ne pahasına olursa olsun engellemeye çalışan ve bütün niyetleri parlamentodaki faaliyetleri sonucu Maduro iktidarıyla daha avantaj sağlayabilecekleri bir anlaşma dönemini başlatmak olan burjuva muhalefet partilerini de teşhir ediyoruz.

İşçilerin siyasi alternatifini inşa etmek zorundayız!

İşçi sınıfının ve yoksul halkın ülkenin içinde bulunduğu berbat durumdan dolayı giderek büyüyen öfkesi kadar, geçtiğimiz yıl 20 Mayıs’ta yapılan başkanlık seçimlerine katılım oranının çok düşük olması da, işçi ve halk seferberlikleri sürecinin başlayacağını öngörmek mümkün.

Maduro iktidarının “Ekonomik Toparlanma Planı” olarak adlandırdığı ve maaşların düşürülmesini, toplu iş sözleşmelerinin geçersizleştirilmesini, örgütlenme özgürlüğüne yönelik saldırıları, kamu emekçilerine açlık sınırının altında maaş uygulamasını içeren ekonomik tedbirler paketi yürürlüğe konduktan sonra, taleplerine sahip çıkma temelinde işçi mücadeleleri süreci başladı ve bu mücadeleler arasında koordinasyonu sağlamak üzere Intersectorial de Trabajadores de Venezuela (ITV) (Venezuela Sektörler Arası İşçi Koordinasyonu) adlı örgütlenme kuruldu.

UST olarak, izlenecek hat konusunda açık bir önerimiz var: Nicolás Maduro’nun diktatörlük rejimini ancak ve ancak işçi sınıfının birleşik ve bağımsız mücadeleleriyle alt edebiliriz; tepeden tırnağa yolsuzluğa batmış Maduro diktatörlüğüyle, onun burjuvaziye ve uluslararası tekellere devasa kârlar sunarken milyonları sefalete sürükleyen işçi düşmanı paketiyle yüzleşebilmemiz için; emperyalist müdahalelere ve Venezuelalı işçiler için daha iyi hiçbir şey sunmayan ekonomik ve siyasi programlara sahip burjuva muhalefetine karşı koymak için, işçi sınıfının siyasi alternatifini yaratmak zorundayız.

Intersectorial de Trabajadores de Venezuela (ITV) böylesi bir alternatifin nüvesi olabilir. Öte yandan, onun içinde de işçi sınıfının bağımsızlığı için, sermaye yanlısı politik partilere teslimiyet eğilimine karşı bir mücadele vermemiz gerekmekterdir.

Temel ihtiyaçları karşılayabilecek ve her ay yenilenen bir maaş talebi; toplu iş sözleşmelerinin savunulması; hükümetin kamu emekçilerine dayattığı açlık sınırı altındaki maaş uygulamasının reddi gibi temel unsurları içeren bir program etrafında kitlesel mücadeleler örgütlemeliyiz. Ancak bu noktada duramayız. Dış borç ödemelerine son verilmesi, bu kaynağın halkın zorunlu gıda ve ilaç alımı için kullanılması; çalışmayan fabrikalara yatırım yapılarak faaliyete geçirilmesi; uluslararası tekeller ve ortak girişimler def edilerek petrol sanayisinin yüzde 100’ünün millileştirilmesi taleplerini de yükseltmeliyiz. Vurgulamak gerekir ki, böylesi bir program ancak bir işçi sınıfı hükümeti tarafından uygulanabilir.

ABD’nin ve kıtadaki müttefiklerinin müdahalesini toptan reddediyoruz!

Maduro diktatörlüğünü alt etmek için işçi ve halk mücadelesine!

İktidarın işçi düşmanı yasalarını yenilgiye uğratmak için ileri!

Sosyalist İşçi Birliği (UST) / Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal Venezuela Partisi

(UST, Meclis Başkanı Juan Guaidó’nun kendini “başkan” ilan etmesinin ardından yaşanan gelişmeler üzerine bugün yeni bir açıklama yaptı. Onu da Türkçeye çevirmeyi umuyoruz.)

Dünya genelinde Devlet Başkanı Ömer El Beşir’e karşı harekete geçelim!

Beşir ve rejimi gitmeli! Katliama son! Sendikalar ve toplumsal hareketler bu mücadeleyi desteklemeli!

Martin Ralph – International Socialist League (Uluslararası Sosyalist Birlik / UİB-DE Britanya örgütü)

Sudan halkı Ömer El Beşir’in katliamcı iktidarına karşı ülkenin dört bir yanında ayaklanıyor. Yüzlerce insan 150’nin üstünde yerleşim yerinde ordu, keskin nişancılar ve Beşir’in RSF (Rapid Support Forces / Acil Destek Kuvvetleri) adı altında örgütlenen milis eşkıyalarınca öldürüldü. Öldürülenler, Darfur, Mavi Dağlar, Kardafan ve Mavi Nil’in dahil olduğu bölgelerde gerçekleşen gösterilere katılmıştı.

İlk protesto gösterileri 19 Aralık’ta, ülkenin doğusundaki Atbara şehrinde üçe katlanan ekmek fiyatları ve sürekli artan akaryakıt ücretlerine karşı ortaya çıktı ve binlerce insanın sokaklara dökülmesiyle ülke geneline yayıldı. Bütün gün süren ekmek kuyruklarında bekleyen halk, ne ekmeğe ne de benzine ulaşabiliyor.

Sudan’da altı çocuklu ve tek kişinin çalıştığı bir ailenin ortalama aylık geliri 1000 Sudan Paundu’nu ancak buluyor. Ne var ki, bu gelir ekmeğin 3 Paund, otobüs biletinin 15 Paund olduğu ülkede bir aileye bir hafta bile yetmiyor, “normal” bir maaş bir ailenin hayatta kalma sınırına yaklaşmıyor bile.

BASKI

Devlet, 20 Aralık’tan beri okulları, kolejleri ve üniversiteleri kapalı tutuyor ve Hartum şehrinde bazılarını da koluk güçlerini harekete geçirerek kuşatma altına aldı. 28 Aralık’ta baskın ve gözaltılar yaşandı. Tutuklananlar işkence gördü ve Mossad ajanı olduklarını söylemeye zorlandı. Fakat bu tarz kirli oyunlar mücadeleyi durduramıyor.

İnternet kapalı tutuluyor ve hatta insanların bir araya gelmesini engellemek isteyen ordu, bir düğüne bile müdahale etti.

İngiliz gazetesi Guardian 30 Aralık tarihinde şöyle yazdı:

“2018’in ilk dört ayını gözaltında geçiren sivil toplum mensubu Amjed Farid, ülke bütçesinin 3’te 2’sinin “güvenlik ve bağımsızlık” harcamalarına, yüzde 5’inden azının ise sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlerin toplamına gittiğini belirtti. “Ekonomik krizin kendisi siyasi nitelikli. Sebebi ise rejimin tepesindekilerin kötü idareciliği ve yozlaşmışlığı.” Söyledikleri, günlerini sokaklarda geçiren göstericilerin dertlerini yansıtıyor.”

Beşir, Sudan’ın varlıklarını satıyor, Katar’a satılan ulusal havayolu bunlardan biri. Devlet, halktan ve kamu hizmetlerinden elde ettiği paraları, halkı bastırmak ve öldürmek için Suudi Arabistan ve Çin gibi ülkelerden silah alımına harcıyor. Rejim, ayrıca, Avrupa Birliği’nden de tecrit kampları kurmak için para yardımı aldı, ki bu paraların çoğu da “güvenliğe” yani kendi halkına karşı kullanılan silahlara gitti.

AYAKLANMA SÜRÜYOR

Protestolar başkent Hartum, Atbara, Port Sudan ve Madani’de devam etti. Ayrılmış Güney Sudan’ın başkenti Yuba’da bile göçmen kamplarında büyük gösteriler oluyor. Devlet Başkanı’nın doğum yerine yakın Atbara şehrinde de ordu 100 kişiyi tutukladı.

Başlıca talep, Beşir’in ve hükümetinin gitmesi. Bunun sebebi, Sudanlı insan hakları avukatı ve eylemci Hansaa Al Kaarib’in sözleriyle, “30 yıl boyunca Sudan halkının Beşir’den gördüğü şey: Ölüm, ölüm, ölüm ve daha fazla ölüm.”

Bu aralar düğünlerde de söylenen yaygın bir şarkının bir kısmı şöyle:

“Ülkenin eşit olmasına ihtiyacımız var

Yeni bir Sudan’ın demokratik olmasına ihtiyacımız var

Ücretsiz eğitime ihtiyacımız var

Ücretsiz sağlığa ihtiyacımız var

Yeni bir altyapı sistemine ihtiyacımız var

Beşir, seni artık istemiyoruz”

BEŞİR’İN ULUSLARARASI DESTEKÇİLERİ

Afrika’nın üçüncü büyük ülkesi olan Sudan, halkını doyurabilecek ve ekonomisini geliştirebilecek büyük kaynaklara sahipken, Beşir ve onun uluslararası destekçileri Sudan’ı mahvetti.

Geçen yıl Ekim ayında ABD, terörle ilgili endişelerini göz önüne alarak Sudan’a uyguladığı yaptırımları kaldıracağını duyurdu. Senenin başında Suudi Arabistan, Sudan’la, Yemen’de arka çıktığı hükümete askeri destek vermesi karşılığında 5 yıllık bir benzin anlaşması yaptı. İngiltere’nin Muhafazakar hükümeti de son iki yıl içinde Beşir’le ticari ilişkileri geliştirmek için dönemin dışişleri bakanı Boris Johnson da dahil olmak üzere Sudan’a temsilciler gönderdi.

Yani, Sudan’daki katliamlardan ABD yanı sıra Suudi Arabistan’a silah satan ve askeri destek veren İngiltere ve Fransa hükümetleri de sorumlu. Beşir’in Suudi Arabistan’la anlaşması Batı’da hiçbir hükümetin onun rejimi konusunda herhangi bir yanılsamaya düşemeyeceği anlamına gelir. ABD, İngiltere ve Fransa, Suudi devletine silah satmakta ve Yemen’deki katliamlarda da işlerine yarayacak askeri danışmanlar göndermektedir.

Onlar tüm bunları yaparken Beşir’in ele geçirilmesi ve katliamlarla suçlandığı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne götürülmesi konusunda hiçbir şey yapılmamaktadır. Beşir’in son seyahatlerinden biri, son zamanlarda ekonomik ilişkilerinin geliştiği Rusya’nın bir uçağıyla gittiği Suriye’de Esad ile oldu.

ULUSLARARASI DAYANIŞMA EYLEMİ

Sudan’da tüm ülkeye yayılan ayaklanma, dünya genelinde çeşitli gösterilerle destekleniyor: İngiltere’de Londra, Cardiff, Manchester, Liverpool ve Leicester; Fransa’da Paris, Lyon ve Marseille’de ve ayrıca Hollanda, Norveç ve ABD’nin New York kentinde destek gösterileri gerçekleşti.

Sudan ayaklanmasını ve İngiltere’deki Sudanlı göçmenleri dayanışma eylemlerimizle destekliyoruz. Tüm işçi sendikalarına ve adalet için mücadele eden kitle örgütlerine, Sudan hükümetine karşı yürütülen eylemlere destek olmaları için çağrıda bulunuyoruz.

Birçok başka ülkede yaşamak zorunda kalan sayısız göçmen de dahil olmak üzere Ömer El Beşir ve rejiminden kurtulmakta kararlı milyonlarca Sudanlıyı selamlıyoruz. Bu makaledeki bilgileri bizimle paylaşan isyancılara ve göçmenlere teşekkür ediyoruz.

İngiltere’deki (ve de dünyadaki) işçi sendikaları ve toplumsal hareketlere Sudan ayaklanmasıyla dayanışma çağrısında bulunuyoruz:

– Gösterileri destekleyin.

– Sudan’la tüm kamusal/özel ticareti ve yardımı sonlandırın. (Yardımlar silah alımlarına harcanıyor.)

– Suudi Arabistan’a tüm silah satışlarını ve hükümet düşene kadar Sudan’la olan tüm ticareti sonlandırın.

– Sudan hükümetinin tecrit kamplarını fonlayacak milyonlarca poundu da kapsayan AB’nin ‘göçmen çözümü’ planını durdurun.

– Ömer El Beşir Uluslararası Mahkeme’de yargılanmalıdır.

Arjantinli işçi lideri Daniel Ruiz, bir yürüyüşte konuşma yaparken… Hırsız iktidarların, yolsuzluğa batmış siyasetçilerin ekonomik felakete sürüklediği Arjantin’de emekçilere yönelik saldırılar da genelleşti. Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal‘in Arjantin partisi PSTU‘nun ve işçi hareketinin liderlerinden yoldaşımız Daniel Ruiz, bir buçuk aydır devlet tarafından rehin tutuluyor. Özgürlüğü için uluslararası bir kampanya başlatılan Daniel Ruiz’in tutukluluğu ile ilgili bir çeviri metni yayınlıyoruz: Daniel Ruiz işçi sınıfının ömrü yoksul mahallelerde geçmiş bir evladıdır. Genç yaşından beri doğup büyüdüğü Comodoro Rivadavia şehrinde (Patagonya) her toplumsal sorunda öne çıkan eylemci bir devrimci işçidir. Şehir halkı onu 1990’lı yılların sonu ve 2000’li yılların başındaki işsiz işçilerin mücadelelerinde yürüttüğü önderlikten tanır. Daniel sadaka için değil onurlu bir iş ve ekmek için mücadele etmişti. Bu yıllardan itibaren Uluslararası İşçi Birliği –Dördüncü Enternasyonal’in  (UİB-DE) Arjantin partisinde devrimci bir militan olarak yer almaktadır.
Daniel Ruiz, tutuklu yoldaşını savunan bir döviz taşıyordu, şimdi o da tutuklu…
Biz onu Patagonya’da Caleta Olivia’da petrol işçileri arasında yürüttüğü mücadeleden tanıyoruz. Biz onu soğuk hava depolarında çalışırken tanıyoruz, inşaat şantiyelerinden, petrol rafinerilerinden biliyoruz. Nerede bir işçi mücadelesi varsa yoldaşımız oradaydı. Tüm bu mücadele birikiminden sonra petrol işçilerinin temsilcisi olarak sendika delegesi seçildi. Bundan sonra mücadelesi patron karşıtı ve bürokratik olmayan yeni tipte bir sendika örgütlenmesi için onun koordinasyonunda sürdü. O artık Arjantin partimizin ve onun uluslararası örgütü UİB-DE’nin en önemli liderleri arasındaydı. 18 Aralık 2017 tarihinde Buenos Aires’de sosyal haklara yönelik saldırılar ve yeni emeklilik düzenlemesine karşı gerçekleştirilen seferberlikte partimizle birlikte alandaydı. Bu miting güvenlik güçlerinin vahşi saldırıları ile dağıtıldı. Beş gösterici gözünü kaybetti, onlarca eylemci tutuklandı ve soruşturmaya tabi tutuldu. Yargı bile bu acımasız müdahaleyi kabul etti. Daniel Ruiz işte bu gösteriye katıldığı için 12 Eylülden beri tutuklu. Aleyhindeki tek suçlama bu gösteriye katılmak ve polise direnmek. Ama biz niyetin ne olduğunu biliyoruz. Macri hükümeti toplumsal mücadeleleri suçla ilişkilendirmeye  çabalıyor. Mahkeme sendika önderi ve militanı Daniel yoldaşı herhangi bir suç unsuru bulmaksızın, suçluluğuna dair kesin bir karara varmadan tutukladı. Gerekçe çok bildik: Kamu otoritesine karşı gelmek. Adına önleyici tutukluluk diyorlar. Bir video görüntüsünden yola çıkarak suçluymuş gibi gösteriliyor, ispatsız ve delilsiz. Oysa bu olayda suçlanması gerekenler, emekçilere coplarla, plastik mermiler ve gaz bombaları ile müdahale eden polis amirleridir. Daniel Ruiz serbest bırakılsın!

İçinde bulunduğumuz dönem emperyalizmin Ortadoğu başta olmak üzere dünya çapında yeniden mevzilendiği bir dönemdir. Küresel krizin etkisi Ortadoğu yerelinde Şii-Sünni ekseninde görülen çatışma mevzilerinde ve dünya çapındaysa Çin-ABD eksenindeki gerilimle gelen hamlelerde görülebilir.

Adına “sosyalist” denen bürokratik devletlerin dağılışı sonrası yeni piyasaları fethederek canlanan kapitalizmin “bereketli” yılları, “uzun yaz”ı 2009’da sona erdi. Küresel krizin ilk kısmında dünyada ekonomik çarkların yavaşlamaması için gevşetilen para politikalarıyla Türkiye krizi “teğet geçtiğini” düşündü. Halbuki krizi en kötü biçimiyle yaşıyordu, gelen parayı betona gömerek..

Benzer süreçleri tüm emperyalizme bağımlı olan hatta büyüme rakamlarına rağmen emperyalist ülkeler de yaşadı. Hepsinde de krizin faturası emekçilere çıkarılıyor. Kemer sıkma politikalarıyla artan huzursuluğu emeğin dolaşımının en kötü biçimiyle kontrolsüz göç yoluyla zapteden Batı’da birbiri ardına otoriter ve sağ popülistlerin iktidara gelişi tesadüf değil. Tüm dünyada emperyalist başkentlerden yarı sömrügelere dek krizin faturasını halka yansıtacak ve tahsil edecek zorbalar iktidara getiriliyor. Tehlike her yerde. Dünyayı Saray iktidarı benzerleri kaplıyor.

Dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin önemli bir kısmını bulunduran ve küresel pazara ve emperyalist hegemonyaya entegre/teslim olmayan birkaç ender ülkeden biri İran. Bu yüzden de her daim emperyalizmin hedefinde.

Geçmişte Obama yönetimin İran’ı yalnızlaştırarak yıpratmayı amaçlayan stratejisi özellikle Suriye’de başarısız olduktan sonra Trump yönetimi İran’a karşı çok daha saldırgan bir tutum aldı. Nükleer anlaşmanın iptali, ekonomik ambargonun yeniden yükseltilmesi ve tehditlerle oluşan yeni siyasi hattın Ortadoğu’daki yansıması Şii-Sünni eksenindeki gerilim. İran sahip olduğu ideolojik bağlar ve parasal destekle bölgede ABD hesaplarına karşı Rusyayla temasta kalarak Şii direnç hattını kurgularken ABD de buna bir çözüm üretti. Ortadoğu ve dünyadaki iktidarlardan en aşağılıklarından birini, Suudi Arabistan’ı bu cepheye memur etti.

SUUDİLERİN ROLÜ
Geçtiğimiz kış Suudi Arabistan’da gerçekleşen iktidar devir teslimi operasyonlarıyla Suudlar bölgede yeni aktör olmanın tadını yaşıyor. Yemen halkı üzerinde soykırıma varan saldırılarını sürdürürken Körfez’de ve yurt içindeki Şii toplulukları baskı altında tutmaya devam ediyor. Suriye’deyse çatışmayı körüklüyor. İşlerin biraz karıştığı nokta da burada başlıyor. Bölgenin yeni komiseri Suudilerle bölgenin kendinden menkul komiseri Türkiye arasındaki gerilim en sonunda can aldı. İran’a karşı asker yazılmaya, cephe almaya sıcak bakmayan Katar ve Türkiye kendi arasında kurduğu ittifakla Suudi Arabistan’da güçten düşen eski yönetimin has adamlarından Cemal Kaşıkçı’yı devşirmişti. Suudiler Kaşıkçı’yı apaçık biçimde vahşice infaz ederek aslında gayet net bir mesaj vermiş oldu. Türkiye ve Katar’ın ne cevap verebileceği sonraki dönemde İran’a karşı oluşturulan cephenin geleceği hakkında da fikir verecektir.

ÇİN…
İran-Suudi ekseninin ötesinde Ortadoğu’da hegemonya ve enerji savaşlarının bir de görünmeyen yüzü var: Çin… Herkesin birbirine düştüğü bölgeden uzak durarak kendi arka bahçesini oluşturuyor. “Bir Kuşak Bir Yol” projesiyle çevresindeki az gelişmiş ve borç batağındaki yozlaşmış ülkeleri kendi hegemonik ağına alarak ticaret ve enerji yollarını güvence altına almaya çabalıyor Çin. Henüz emperyalizmin dünya çapındaki bekçisi olan ABD’yle yüzleşmeye hazır olmayan ordusunu yedekte tutarak, para saça saça her kapıyı açan Çin iştah kabartırken; korumacı önlemlerle piyasadan para toplayan saldırgan Trump iktidarına tepkiler de mesafeler de artıyor. Trump iktidarı Çin’in artan ekonomik gücüne karşı vergilendirmeyi kullanarak meydan okudu. Karşılıklı uzun bir yıpratma savaşının sonucu belirsizken tahminlerin anlamı yok.

Fakat kesin olan şu; emperyalizm için denizin bittiği çağdayız. Ne cansuyu verecek devasa pazarlar ne de yeni ve daha tasarruflu enerji biçimleri var. Emperyalizm, doğası gereği yenilenebilir enerjilerden kaçınıyor ve buna devam edecek. Böylece gezegeni yıkıma sürüklemeye de devam edecek. Kuzey Kore, Küba ve en iyi ihtimalle İran pazarları ile kaynaklarına ulaşssa da bunlar çözüm olmayacak kadar küçük hedefler. Emperyalizmin bir yandan güçlenirken iyice kırılganlaştığı bir çağdayız.

Tüm birbiriyle çelişik durumları yönlendirebilecek, dünya çapında enternasyonal mücadelenin öncüsü olabilecek partilerin ve birliklerinin inşa edilmesi en yakıcı sorunumuz olarak önümüzde duruyor.

İsrail, Filistin halkının topraklarını gasp edip burada tam bir ırkçı saldırganlığı yerleştirdiği ölçüde hedeflerini büyüttü ve Filistin’in başkenti Kudüs’ü kendi başkenti ilan etti. ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması ve Nakba’nın 70. yılı nedeniyle Filistin halkının Gazze’de “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü”ne yönelik İsrail saldırısında ilk gelen haberlere göre, Filistin halkının 40’tan fazla yiğit evladı Siyonist İsrail ordusu tarafından katledildi. 2 bine yaklaşan yaralı var. İsrail ordusunun özel birlikleri halka yönelik saldırıya dahil oldu.

Türkiye hükümeti başta olmak üzere, lafta Filistin halkının yanında olduğunu öne süren Müslüman ülkelerin gerici iktidarları, İsrail’e karşı hiçbir yaptırım uygulamıyor. Uluslararası ve ikili anlaşmalar sorunsuz devam ettiriliyor.

Öte yandan, tüm dünyada her din ve milletten devrimciler, işçi sınıfının öncüleri, emekçi milyonlar Filistin halkıyla dayanışma içindedir. Dünyanın dört bir yanında Filistin halkına destek eylemleri yapılmaktadır.

İkiyüzlü AKP iktidarının ve İslamcıların timsah gözyaşlarını teşhir ediyoruz.

Yoksul ve mazlum Filistin halkının yanındayız!

Yıkılsın Siyonist devlet! Yaşasın laik, demokratik Filistin!

NE SAVUNUYORUZ?

İsrail dünyadaki beşinci askeri güç… Savaş uçaklarına, füzelere, en önemlisi 200’ün üzerinde nükleer başlıklı füzeye sahip. Nüfusa oranla bakıldığında, bu ABD’den bile daha büyük bir askeri güç anlamına geliyor. Bu yüksek ateş gücünün yanı sıra, İsrail en önemli silah üreticisi ve ihracatçısı ülkelerden biri. Tüm bu askeri güç, her yıl İsrail’e milyarlarca dolar ödeyen ABD ile İsrail silah satışının yüzde 80’inin gerçekleştiği Avrupa Birliği ülkeleri tarafından finanse ediliyor.

İsrail’in, ‘düşman Arap ülkeleri ile çevrili olduğu için’ kendini savunmak üzere silahlanması gerektiğini iddia eden eski mazeretler hâlâ öne sürülüyor. Bu mazeretlerin geçerliliği yoktur. 1973’ten bu yana hiçbir Arap ülkesi İsrail’e saldırmamıştır fakat İsrail silahlanmaya devam etmiştir. Silahlanmanın amacı ise Filistinlileri yıldırmak ve Ortadoğu ülkeleri üzerindeki tehdidi sürekli kılmaktır. İsrail esas olarak ‘emperyalizmin bölgedeki silahlı kalesi’dir.

İsrail Filistin topraklarının yüzde 80’den fazlasını elinde tutuyor. Bu koşullarda ‘bağımsız bir Filistin devleti’nden söz etmek mümkün değildir: Ortada sadece birbirinden bağımsız, iletişimi bulunmayan adacıklar var ve Batı Şeria’nın en iyi toprakları ve su kaynaklarına İsrail tarafından el konulduğu için her türlü ekonomik kaynaktan yoksun Filistin yerleşimlerinde bir ekonomik faaliyetin temeli yok.

Barışa ulaşmak için, nasıl ki Güney Afrika’daki ‘Apartheid’ devleti ya da İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi devleti yıkılmak zorundaysa, ne kadar güç olursa olsun, bugün de İsrail devleti yıkılmak zorundadır; bu gerçekleşmediği sürece, Ortadoğu’da barış imkansızdır. Laik, demokratik, ırkçı olmayan, Arap ve Yahudilerin bir arada yaşadığı bir Filistin mümkün olabilir mi? Tarihsel deneyim, bunun tek mümkün alternatif olduğunu gösteriyor; bunun için de Siyonizmin yenilmesi gerekiyor…

Ortadoğu 19. Yüzyıl’da büyük bir değişime gebeydi. İran ve Türkiye’deki hanedanlar ülkelerini eski ‘kudret’leriyle yönetemiyordu. En başta karşılaşılan sorun Avrupa’nın 19. Yüzyıl’da emperyalizme varacak olan sermaye birikiminin ihtiyaçlarıydı. Bu birikimi çoğaltmanın yolu Türkiye, İran ve Çin gibi kapitalizme daha geçiş yapamamış ve ekonomik olarak zenginliklerini Avrupa’daki gibi üretime ve sanayi gelişimine dönüştüremeyen geri coğrafyaları sömürmekti. İran ve Türkiye hâlâ büyük ölçüde topraktan alınan vergilere, feodal nitelikteki ekonomiden gelen gelirlere bağlıydı. Bu gelirler ise yetersizdi, ekonomide Batı’dan gelen basınç giderek merkezi otoritelerini sarsıyordu; Batılı devletlerin tehditlerine karşı çıkabilecek askeri ve bürokratik modernleşme programlarını finanse edemez hale geliyorlardı. Hindistan gibi işgale uğramak da mümkündü fakat bu üç ülke İngiltere, Fransa, Rusya gibi üç büyük devletin birbirlerine bu topraklar üzerinde fırsat vermeme çabası yüzünden bir şekilde yarı bağımsız, yarı sömürge kalmaya devam ediyordu.

Lenin 1920’de dünya devrimin partisi Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde yaptığı konuşmada tam bu durumu vurguluyordu:

“Emperyalizmin ayırdedici özelliği, bütün dünyanın, gördüğümüz gibi şu anda püyük sayıda ezilen halklarla muazzam servetleri ve büyük bir askeri gücü elinde bulunduran küçük sayıda ezen halklara bölünmüş olmasıdır. Eğer dünya nüfusunu bir milyar yediyüzelli milyon olarak tahmin edersek, bunun, bir milyarın üzerinde, yaklaşık olarak bir milyar ikiyüzelli milyonu, yani dünya nüfusunun aşağıyukarı yüzde 70’i, ya doğrudan doğruya sömürge bağımlılığı düzenine bağımlı kılınmış, ya İran, Türkiye, Çin gibi yarı-sömürge durumunda olan, ya da büyük bir emperyalist devletin ordusuna yenilerek bir barış antlaşması gereğince bağımlı durumda tutulan ezilen halklardandır.”

Merkezi otoritelerini ülkelerinin çıkarları için değil, kendi saray egemenlikleri için kurmaya çalışan ama saraylarının artan masraflarını ödeyemeyen padişahlar ve şahların durumu ise gülünçtü. Örneğin Osmanlı’da hâlâ Batı’nın ticari ayrıcalıkları baskın biçimde devam ediyordu ve Osmanlı 1856’da Galata’daki bankerleri es geçerek ilk defa doğrudan Batı’dan borç almaya başlamıştı. Bu borçlar devlet bütçesi her açık verdiğinde başvurulan bir yöntem haline gelmişti. Örneğin Sultan Abdülaziz’in pahalı köşk yaptırma merakı yüzünden borçlanma artmıştı.

İran tarihinde isyan

İran’da ise benzer bir süreç dış ticaret tekellerindeki hakların yabancılara satışı yoluyla gerçekleşiyordu. Örneğin İran şahı Nasreddin, sarayın masrafları için tütün tekelinin haklarını yabancılara satışa çıkarınca 1891’de çarşı esnafı ve ulemadan oluşan halk ayaklanmıştı.

1906’da İran’da bu durum bir kere daha büyük bir halk isyanına yol açtı. Nasreddin Şah’ın oğlu Muzaffereddin Şah İran’da bulunan petrolün ciddi bir payını saray masraflarını karşılamak için nakit karşılığı İngilizlere verince isyan patladı. Çarşı esnafı, modern bürokrasi ve iktidar kastının dışındaki ulema bir araya gelerek Anayasa ilan etti ve halk meclisi Şah’ın tekelinde olan pek çok yetkiyi kendi üstünde topladı.

1908’de ise Osmanlı kaynıyordu. İran’da girişlen anayasalcı devrimin başarısı ilham olmaya devam ederken, Padişah İkinci Abdülhamit’in istibdat rejimi son günlerini yaşıyordu. Abdülhamit bir yandan Batılı güçler tarafından parçalanan imparatorluktaki ulusların isyanıyla, diğer yandan modernleştirmeci programın askerler, doktorlar ve bürokrasi içinde yarattığı özgürlükçü, devrimci görüşlerle boğuşuyordu. Dış politikası Batılı güçleri birbirine düşürerek ama her seferinde büyük imtiyazlar vererek kurtulma olarak özetlenebilecek Abdülhamit, içeride ise İslamcılık düşüncesini pompalayarak ve siyasi polisin baskısına dayalı istibdat rejimiyle ayakta durmaya çalışıyordu.

1908’de ise artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, halk vilayetlerde vergilere karşı bir süredir isyan ederken, Reval’de Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı’yı paylaşmak için anlaştığı iddialarıyla ülke çalkalanıyordu. Makedonya’da ve Anadolu’da komitacı faaliyetler Türk, Ermeni, Bulgar devrimcilerince bir süreden beri çoğaltılmıştı. En son İstanbul’a sıçrayan kitlesel eylemler Abdülhamit’i Meclis’i yeniden açmaya zorladı ve Osmanlı yeniden meşrutiyet rejimine kavuştu.

100 yıl sonra yeniden devrim

O günlerden bugüne köprünün altından o çok sular aktı tabii. En başta kendi tahtlarının çıkarlarından başka bir şeyi savunmayan ve halkının Batılılar tarafından sömürülmesinde tekel olarak kalmak isteyen monarşiler Türkiye ve İran’da farklı tarihlerde kovuldu. İki ülke de farklı tarihlerde bağımsızlıkçı liderler tarafından yönetildi, örneğin Türkiye’de Mustafa Kemal Türk burjuvazisini yaratırken, onun çağdaşı Rıza Şah modernleşme programını hızlandırdı ve bir başka İran lideri Musaddık ülkesinin bağımsızlığı için emperyalizme kafa tuttu.

İran 1979’da devrim yaşadı; İslamcılar, sosyalistler ve liberaller el ele Şah rejimini devirdi. İran’daki iktidar mücadelesinde pasif konumda kalan sosyalistleri kolayca ekarte eden İslamcılar iktidara oturdu. O günden bugüne Ayetullahlar İran ekonomisini kontrol eden güç olarak Şah dönemi burjuvazisinin yerini aldılar ve giderek zenginleştiler. İran’da rejimin emperyalizmle olan çelişkileri ve İsrail karşıtlığı ona kendine özgü bir renk verse de bugün İran halkının sokaklarda haykırdığı fakirlik ve rejimi doğrudan hedef alması mollaların sömürü düzeninin emperyalist sömürüden çok da farklı olmadığını ortaya koymakta.

Türkiye ise 2002’den beri AKP tarafından yönetilse bile esas kırılma 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle yaşanmıştı. Türkiye’de işçi sınıfı hareketi ve sol ezilirken, neoliberal dönüşümler askeri cunta, ANAP, 90 dönemi koalisyonlarıyla beraber devam etti. Eğitimde ve bürokraside gerici kadrolar giderek yerleşirken, 2002’de AKP tüm bu gerici birikimin üzerine oturarak iktidara ABD emperyalizminin onayıyla geldi. AKP zamanla kendi çıkarları için belli uluslararası dolandırıcılıklar yaptı ve Ortadoğu’da kendi nüfuz alanını zorladı, bu emperyalizmle olan gerginliği arttırdı. 2002’den 2018’e kadar süren tabloya baktığımızda ama bir şey değişmedi, halkın artan fakirliği, işçi sınıfının gasp edilen hakları ve artan sömürü.

‘Dış mihraklar’!

Bugün iki ülke de görece emperyalizme kafa tutar gibi gözüken İslamcılar tarafından yönetilse dahi gerçeklik değişmiyor, sömürücü sınıfları temsil eden islamcı kesim kapitalist sömürüyü sürdürmeye devam ediyor ve halkın isyanını adice bir propaganda yoluyla ‘dış mihrakların’ işi olarak açıklamaya çalışıyor. Gezi’de yaşanan buydu, bugün İran’da da Ayetullah Hamaney’in sokaktaki halka ‘dış güçlerin işi’ demesinin arkasında bu var.

Öyleyse Bolşevik disiplininden gelen bizlerin 100 yıl önceden gelen ve bugün hala geçerli olan vereceği yanıt açık: İşçi sınıfı her zaman haklıdır, kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!

——————————————————————————————

İRAN’DAKİ İSYANI AMERİKA VE İSRAİL Mİ KIŞKIRTIYOR?

Neredeyse 40 yıldır gerici mollaların istibdadı altında yaşayan İran’da, baskılara, yolsuzluklara ve gelir dağılımı adaletsizliğine karşı, yoksulluğa karşı ayaklanan halkı ABD ve İsrail’in kışkırttığına dair bir tartışma başladı. ‘Kışkırtma’ teorisini öne sürenler, kaçınılmaz olarak, İran halkının bu kışkırtmaya ‘uymaması’, evlerine gidip oturması gerektiğini savunuyordu.

Bir kere, hemen belirtmek gerekir: Dünyada tek bir olay yoktur ki emperyalizm ondan fayda sağlamaya çalışmasın. ABD ve onun dünyadaki baş müttefiki İsrail’in İran’daki molla rejimiyle arasının hiç de iyi olmadığını, dahası emperyalist şirketlerin İran petrollerine ve doğal gazına nicedir göz diktiğini cümle alem biliyor. İran’daki rejimin sallantıya girmesi, emperyalist şirketlerin ve dünya emperyalist egemenliğinin baş temsilcisi ABD’nin ellerini ovuşturmasına yol açacaktı elbette.

Peki, sırf emperyalistler bu işten menfaat sağlayabilir diye, İran’da sokağa çıkan ve hayatları pahasına, çıplak elleriyle gerici molla rejimine karşı isyan eden yüz binlerce emekçi ve yoksul insanı ‘emperyalizm yanlısı’ ilan edip, “Evlerinize dönün” mü diyeceğiz? (Hoş, biz öyle desek bile kaç yazar? O laflar gevezelikten öteye geçmez…)

Dünyanın dört bir tarafında iktidarların yolsuzluklarına, adaletsizliklerine karşı yükselen bütün isyanlar meşrudur. “Emperyalizmin parmağı” gibi bahanelerle, gerici  rejimleri savunmak bizim işimiz değildir.

Öte yandan, son dönemde dünyanın dört bir yanında meydana gelen isyanların tamamında, ülkemizdeki 2013 Haziran Ayaklanması’nda da, görülen çok önemli bir zayıflık söz konusudur: İsyanlarda devrimci bir işçi sınıfı liderliği yoktur. Bu nedenle, yoksul halkın sokaklara dökülmesiyle başlayan, gencecik emekçilerin hayatları pahasına gerici rejimleri sarsan, kimi zaman da deviren her isyan, hakim sınıf olan patron sınıfı lehine düzenin yeniden tesis edilmesiyle sonuçlanıyor.

O halde, şu ya da bu ayaklanmaya, “Emperyalizmin işine gelebilir” diye karşı çıkmak yerine, bütün dünyada devrimci işçi sınıfı partilerinin yaratılması için mücadele etmek ve isyanlarda işçi sınıfını iktidara taşıyacak devrimci programı öne çıkarmak zorundayız.

Komünist Manifesto’dan bu yana önemini hiç yitirmeyen, hatta her geçen gün çok daha büyük bir ihtiyaç haline gelen “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” şiarının gerçek anlamı, bu zorunlulukta ifadesini bulmaktadır…

Dünyada suç oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri olan, yoksulluk ve yolsuzluklarla boğuşan Orta Amerika ülkesi Honduras’ta 26 Kasım Pazar günü devlet başkanlığı seçimleri yapıldı. Seçimlerde kazanmasına kesin gözüyle bakılan sol popülist Diktatörlüğe Karşı Muhalefet İttifakı adayı Salvador Nasralla karşısında iktidarda olan ve anayasa değişikliği sayesinde ikinci kez seçime giren sağ Ulusal Parti adayı Juan Orlando Hernandez (JOH) ile 2009’da darbeyle koltuğundan indirilen eski devlet başkanı Liberal Parti adayı Manuel Zelaya vardı.

Oylamalar başladığından itibaren gelen haberler bizim için tanıdıktı: Ölülerin yerine oy kullanılması, kimliksiz kullanılan oylar ve seçim sandıklarının bir saat öncesinden kapatılması!.. Seçimler sırasında gelen gelen olumsuz haberlere rağmen oylar sayılmaya başladığında her şey yolundaydı, 28 Kasım Salı günü oyların yüzde 70’i sayıldığında muhalefetin adayı Nasralla, Hernandez’in 5 puan önündeydi ve zafer kesindi.

Sonrasında aniden elektrikler ve internet 36 saat boyunca kesildi. Geldiğindeyse Hernandez kılpayı bir şekilde kazanmıştı, Hernandez yüzde 42,92 Nasralla ise yüzde 41,42. Seçimlerden sorumlu Yüksek Mahkeme’ye göreyse fark çok daha açıktı ve ortada açıklanmayan 5 bine yakın tutanak vardı.

Kullanılan tüm devlet imkanlarına rağmen seçimlerdeki hile ayan beyan ortadaydı. Bu sonuçlarla da yıllardır baskıcı ve işbirlikçi iktidar altında kıvranan Honduras halkı sokaklara çıktı ve ülke kaynamaya başladı.

2000’lerin başından itibaren Latin Amerika genelinde yükselen sol popülist dalga boyunca ABD emperyalizminin baskısı altında olan Honduras’ta 2006 seçimleriyle Manuel Zelaya iktidara geldi. Yaygın yoksulluk ve suça karşı sosyal devlet reformları gerçekleştiren, Venezuella ve Bolivya gibi ülkelerle dayanışmaya giren Zelaya ABD’de büyük bir rahatsızlık yarattı.

2008 ekonomik krizi sonrasında reformların aksamasıyla birlikte halk arasında Zelaya iktidarının popülerliği düşerken, 2009 seçimleri öncesinde Zelaya anayasayı değiştirerek seçimlere ikinci defa girmenin yolunu açtı. Zelaya’nın yeniden iktidar olma ihtimaline karşı seçimlere saatler kala ABD destekli bir darbe gerçekleşti ve Zelaya ülke dışına çıkarıldı.

O tarihten itibaren ülkede başlayan kargaşa hiç durulmadı. Darbeci askerlerin yerini bıraktığı iktidar önce orduya af çıkardı, ABD üssüne izin verdi, ardından da hızla bir talan ekonomisi kurarak sosyal devleti tasfiye edip, ülke kaynaklarını emperyalist şirketlere peşkeş çekmeye başladı. Ülke yağmalanırken karşılaşılan her direnişte halk direnişinin önderleri katledildi. Honduras suçun katlanarak arttığı bir ülke haline geldi. Uyuşturucu ticaretinin sözde önlenmesinde ABD’nin çok önem verdiği ortağı olan Honduras’ta uyuşturucu üretimi patlama yaptı, devlet başkanı Hernandez’in kardeşi ve ülkenin güvenlik bakanı dahil bir çok üst düzey ismin adının karıştığı uyuşturucu ticareti skandalları ortaya çıktı.

30’dan fazla ölü!

Bu kadar yozlaşmış bir iktidara karşı Filistin asıllı eski bir tv programcısı, spor yorumcusu olmasına rağmen sol popülist Salvador Nasralla’nın kazanması beklentisi kesindi. Fakat seçimin hileli sonuçlarının Yüksek Mahkeme tarafından tanınmasına karşı halk seçim sonuçlarına sessiz kalmadı ve sokaklara çıktı.

Duruma hakim olamayan Hernandez iktidarı 1 Aralık’ta OHAL ilan etti ve 10 gün boyunca temel anayasal hakların askıya alındığını duyurdu. Şiddeti artan gösteriler yandaşlarla girilen çatışmalar ve mahallelerde tutulan nöbetlerle büyüdü. 4 Aralık’a gelindiğindeyse polis içinde bir çataama meydana geldi, ABD tarafından toplumsal olaylara karşı özel eğitim verilmiş polis birimi açıklama yaparak halka karşı saldırılarda yer almayacaklarını açıkladı. 5 Aralık günü ülke genelinde Genel Grev çağrısı yapılarak ve kitlesel grevler başladı. Gösterilerde yılın son günlerine dek 30’dan fazla eylemci hayatını kaybetti, yüzlerce de yaralı var.

HONDURAS’TA ENTERNASYONAL’İN TAVRI

Birbirinden bu kadar uzak iki ülkenin bu kadar benzer süreçler yaşaması hiç şaşırtıcı değil. Emperyalizm nüfuz ettiği her yerde kendi işbirlikçi iktidarlarına iktidara tutunmayı öğretiyor. Bugün Hernandez hiçbir toplumsal meşruluğu olmadan yalnızca iletişim imkanları ile ordunun kontrolünü elinde bulundurarak ve ABD desteği sayesinde iktidara tutunuyor. Bir yanda hem ticari bağlar nedeniyle iktidarda kalmaktan vazgeçemezken uyuşturucu ticareti suçlamalarıyla da iktidara mahkum. İktidarla özdeşleşmiş, zor kullanarak tutunabilen bir iktidar görüntüsüne bu topraklar alışık. Başkanlık sistemiyle yönetilen iki ülkenin hikayesi ortak, biri ‘fiili’ olsa da… Seçim hilelerinden elektrik kesintilerine kadar tanıdık bir durum bu.

Honduras’ta yaşananlar Türkiye’de yaşanan 16 Nisan Referandumu Süreci’nin sonuçları üzerine yeniden düşünme imkanı tanıyor. Bu süreçte edindiğimiz birikimle Honduras’a bakıp çıkarabileceğimiz sonuçlar var.

  • Diktatörlüğe karşı halkın ortak direncini oluşturabilmek.

Toplumun çeşitli kesimlerinde oluşan muhalefetin doğru bir siyasi eksenle birleşik bir siyasi zeminde toplanamaması hareketin Honduras’ta bölünmesine sebep oldu. Benzer politik programlarla ortak tabana hitap eden Nasralla ve Zelaya yüzde 41 ve yüzde 16 alarak iktidardaki Hernandez’e fırsat tanımış oldu.

  • Dikta hukukuna güven olmaz, iktidar sokakta değişir.

Toplumdaki geniş muhalefetin sandığa yansımasına rağmen burjuvazinin hukuku kendi çuvalına sığmaz. Sandıkta sindirilmeye cevap sokakta verilir. Bugün Honduras’ta halk seçimlerin hesabını sokaklarda sordukça seçimlerin meşruiyeti sorgulanıyor, iktidar sarsılıyor. Bugün Honduras’ta iktidarı değiştirecek olan oyların yeniden sayılması değil halkın kitlesel seferberliği ve sokaktaki mücadelesi olacak.

  • Müzakere mücadeleyi kurutur.

Bugün iktidara oynayan tüm adaylar devlet başkanıyla uzlaşma peşinde koşarken Honduras halkının mücadelesine “sakin olma çağrısı” yapıyor. Çünkü halkın siyasi özneleri aşan eylemliliği onları daha çok korkutuyor. Halbuki mücadele yükseldikçe ve eylemler yükseldikçe iktidar günbegün zayıflıyacak, itidal çağrılarıysa iktidara toparlanma şansı tanıyor. Muhalefet partileri iktidardan çok halkın örgütlü gücünden ve sonsuz öfkesinden korkuyor.

  • Dış destek ancak ikincil önemdedir, esas olan halkın örgütlü mücadelesidir.

Bugün Hernandez iktidarı ABD desteğine sahiptir fakat halkın yükselen protestoları karşısında eli kolu bağlıdır. Halkın sokaklardaki mücadelesinin karşısına koyabileceği gücü zayıf. Emperyalist destek mahalle sokaklarındaki barikatlarda bir karşılık bulmuyor

Uluslararası İşçi Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE)’nin Honduras partisi olan PST (Sosyalist İşçi Partisi) tam da bu doğrultuda mücadelenin içerisinde. Hernandez iktidarının acilen alaşağı edilmesi ve Hernandez ile Yüksek Mahkeme üyelerinin yargılanarak cezalandırılması için Ulusal İsyan Grevi örgütleniyor. Honduras halkı yalnızca kendi gücüne güvenerek, müzakeresiz biçimde hesap sormaya hazırlanıyor.

Honduras’tan Türkiye’ye çıkartılacak dersler çok. 2017 iki başkanlık örneği ve dersleriyle geride kaldı, 2019 ise yaklaşıyor. Talana, yoksulluğa ve yolsuzluğa dur demek için katedecek uzun bir yolumuz, çıkaracak derslerimiz var.