Geleneğimiz

Ekim Devrimi’nden bir yıl sonra Almanya devrimle çalkalanıyordu. Savaşın getirdiği yıkıma yeter diyen işçi sınıfı ve henüz cephede ölmeyen askeri birliklerin katılımı ile kentlerde Bolşeviklerin tuttuğu yol yayılıyordu. Ama karşıdevrim boş durmadı, Devrim ilerlerken, kendi hamlesini sosyal demokratlar eliyle yapacaktı. Savaş bütçesine verdiği onayla II. Enternasyonal’e ve dünya işçi sınıfına ihanet eden Alman Sosyal Demokrat Partisi bir kez daha işçi sınıfına ihanet edecek, imparatorluğun hükümetinde koalisyonun parçası olarak düzeni kurtarmaya çalışacak, sonra dalga dalga yayılan devrimi engellemeye girişecekti.

Katledilmelerinden bir gün önce Rosa, “Berlin’de düzen hüküm sürüyor!” Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin düzeniniz. Devrim daha yarın olmadan, zincir şakırtıları içinden yeniden doğacaktır ve sizleri dehşet içinde bırakıp, trampet sesleri arasında şunu bildirecektir:Vardım, varım, var olacağım!”

Alman Devrimi üzerine çok şey söylenebilir. Ama yüz yıl önce 15 Ocak 1919 yılında adları sonsuza dek dünya sosyalist hareketinin bilincinde yer alacak Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’u kaybettik. Acımasızdılar. Yakalandılar, ağır işkencelerden sonra infaz edildiler.

Yüz yıl geçti hala belleğimizdeler. Tıpkı yüzyıl önce ölümünün ardından Troçki’nin dediği gibi:

‘‘Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg. Sizler artık yaşamıyorsunuz, fakat bizim aramızdasınız. Bizler sizin güçlü varlığınızı hissediyoruz. Sizin açtığınız bayrağın altında savaşmaya devam edeceğiz. Savaş saflarımızı sizin manevi heybetiniz kaplayacak! Yoldaşımız ve silah arkadaşlarımız Karl Liebknecht ve Rosa Luksemburg! Her birimiz, eğer gün gelir ve devrim bunu gerektirirse, sizin altında öldüğünüz bayrağın altında gözümüzü kırpmadan öleceğimize and içeriz!”

Mustafa Suphi’nin de içinde olduğu Onbeşler ve hep unutulan Mustafa Suphi’nin eşi Maria katledileli 98 yıl oldu. Onbeşlerin katli sadece Mustafa Kemal ve Kemalistlerle sosyalistler arasında bir ilk kandan ibaret değildir.

Mustafa Suphi ve yoldaşları Ekim Devrimi sonrası Anadolu’da da yankı bulan sosyalizme yönelik olumlu bakışı ve devrimci durumu örgütleyebilecek bir devrimci önderliğin çekirdek kadrosuydu.

Anadolu’da Çerkes Ethem’den Meclis mebuslarına, işgal altındaki İstanbul işçilerinden emperyalizmin öne sürdüğü işgalci Yunan ordusunun isyancı komünist askerlerine her yerde devrimci durum oluşmaya hazırdı. Çerkes Ethem’in merkezinde olduğu Yeşil Ordu girişimi Sultan ve Meclis’ten de ayrı bir yolun mümkün olduğuna işaretti. Bu sırada Ankara’nın kurmaya çalıştığı Milli Ordu hâlâ İstanbul’da işgal ordularına anahtar ikram eden Sultan’a bağlı olduğunu meşruiyet gerekçesi olarak söylüyordu. İşgal ordusu askerlerinde komünistler örgütleniyor ve işgale ortak olmayı reddediyordu. İstanbul ve birçok yerde kısıtlı da olsa işçiler ve halk arasında Rusya’dan gelen “Şuralar” fikri etkisini arttırıyordu. Tüm bu ayrı ayrı mücadeleleri örgütlü bir güce dönüştürmek mümkündü.

1 Eylül 1920’de başlayan Doğu Halkları Kurultayı sonrası 20 Eylül 1920’de Bakü Kongresi’nde kurulan TKP, devrimci, Bolşevik örgütlenme adına büyük bir adımdı ve Anadolu’nun tarihini değiştirebilirdi. Fakat Bakü Kongresi sonrası yeterli hazırlık olmaksızın, açık kimlikleriyle yola çıkan Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve arkadaşları büyük tehlike altına girmişti. Doğu Halkları Kurultayı sırasında rekabet ettikleri Enver Paşa ve taraftarları TKP’nin bu ilk çekirdeğini imha ederek Anadolu’ya yeniden dönmenin planlarını kuruyordu.

Mustafa Suphiler yola çıkarken Ankara ile Moskova’nın iyi görünen ilişkilerine güvenmişti. Ankara hükümetiyse komünistleri denetim altında tutarak liderliği kaptırmak istemiyordu. Sonraki süreçte TKP’den bir ay sonra 18 Ekim 1920’de resmi Türkiye Komünist Fırkası kurulacak, bu partiye Mustafa Kemal dahil bir çok isim üye olacaktı.

Onbeşlerin 28 Ocak 1921’de katledilmeleri büyük bir yıkım yarattı, önder kadro tek bir hamleyle ve göz göre göre yok edildi. Katliamda kimin sorumlu olduğu çok tartışıldı. Emri verenin adı hâlâ tartışılsa da günler öncesinden yaşananlara göz yumarak, tertiplenmesine el altından destek vererek, önlem almak yerine cinayetten faydalananlar, Ankara iktidarı kesinlikle suçludur.

Mustafa Suphi ve TKP önderliğinin katledilmesi sonrası parti İstanbul merkezli Şefik Hüsnü’ye kaldı. Parti yine toparlanabilirdi fakat hem Şefik Hüsnü’lerin yetersiz, uzlaşmacı, ulusalcı ve bürokrat zihniyetleri hem 1925 Takriri Sükun’la başlayan kovuşturmalar hem de uluslararası devrimci harekette başlayan gerileme ve Komünist Enternasyonal’in (Komintern) Sovyet bürokrasisi tarafından ele geçirilmesi Türkiye’deki devrimci hareketin de kaderini değiştirmişti.

Stalinizmin aşamalı devrim ve burjuvaziyle birleşik cephe siyaseti Türkiye’de devrimci hareketin önündeki en büyük engel oldu yıllarca. Sonrasında da yüzdeler anlaşması ve soğuk savaş başlangıcı sürecindeki 51 tutuklamalarıyla partinin bilfiil imhasına göz yumuldu.

Mustafa Suphi’lerin katli Türkiye’de sol hareketin yıllarca küçük burjuva aydınlar arasında saklı kalmasına, sonrasında da Türkiye sol hareketinin yalnızca Stalinizmin bürokratik geleneği temelinde inşa edilmesine yol açtı.

Türkiye’de, Sovyetlerin bürokratik yozlaşmasına karşı mücadele eden Troçki’nin tezleri, yozlaşmaya ve bürokrasiye karşı kurulan Uluslararası İşçi Muhalefeti ve Dördüncü Enternasyonal’in inşası yıllarca uzak tutuldu, sonrasında da kendilerini “gelenekleriyle” var eden örgütlerin karşısında köksüz göründü.

Halbuki Türkiye’de devrimci hareketin ilk önderliği olan Mustafa Suphiler devrimci örgütü işçi sınıfının mücadelesinde inşa etmeye kararlı enternasyonalistlerdi. Sonrasında gelenler ise Şefik Hüsnü’lerden Nabi Yağcı’ya dek bürokrat, uzlaşmacı ve devrimci düşünceyle değil Moskova emirleriyle hareket eden memurlar olarak kaldılar. En sonunda da yine Moskova emriyle “likide” oldular. Varlıklarını feshettiler.

Mustafa Suphi ve Maria’yı, Onbeşleri anarken hep yapılan belirli günler ve haftalar anması zihniyeti çözüm olmayacak. Türkiye’de devrimci hareketin köklerinin bugüne dek süregelen anlayıştan çok başka olduğunu anımsamak gerekli.

Türkiye Devrimci Hareketi uluslararası işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle kendini inşa etmeyi hedefleyen Leninist ve Enternasyonalist bir parti kavrayışının köklü ve uzun tarihinin mirasına tutunarak ayağa kalkacak. Bu mirasın temelini atanların ise anıları mücadelemizde yaşıyor.

A. ARARAT

1 917 senesinin 8 Mart’ında, Rus Çarlığı’nın en büyük sanayi şehri Petrograd’da 50 fabrikadan 87 bin kadın işçi Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle fabrikalarından çıkarak yürüyüşe geçtiler. Kadınların ‘Ekmek istiyoruz!” sloganıyla başlattıkları eyleme aynı gün Putilov fabrikalarında çalışan 50 bin işçi daha katıldı. Yürüyüş, farklı toplum kesimlerinden katılımlarla çığ gibi büyüdü. Ertesi gün eylemcilerin sayısı ikiye katlanırken kitlenin öfkesi ve kararlılığı da büyüyordu. ‘Ekmek istiyoruz!” sloganına “Barış istiyoruz!” ve “Özgürlük istiyoruz!” sloganları da eklendi. Çarlık hükümetinin gösterileri bastırması için gönderdiği ordu birlikleri halka ateş açmayı reddediyor ve eylemcilerle birleşiyordu. Gösterilerin büyüyerek devam ettiği 11 Mart’ta polisin halka ateş açıp onlarca kişiyi öldürmesine tepki olarak Pavlovski Alayı’na bağlı askerlerin başlattığı isyan kısa sürede diğer askeri birliklere de yayıldı. Ordu bölünmüştü. İsyancı işçiler ve askerler cephaneliklere saldırarak silahları ele geçiriyorlardı. Hareket birkaç gün içinde Moskova’ya ve diğer belli başlı Rus şehirlerine de yayıldı. Nihayet, tarihin en kanlı, en kudretli, en yıkılmaz görünen imparatorluklardan birisi, koskoca Rus Çarlığı, 12 Mart 1917 günü tarihin çöplüğüne yollandı. Rusya’da o dönem kullanılan takvime göre bu tarih 27 Şubat’a denk geliyordu, devrimin tarihe ‘Şubat Devrimi’ olarak geçmesi bundandır.

Rus Çarlığı’nın işçilerin ve yoksulların üç günlük mücadelesi ile devrilmesinden, yani Şubat Devriminden yalnızca bir buçuk ay önce, 1917 senesinin Ocak ayının 22’sinde, Lenin sürgünde bulunduğu Zürih’te genç işçilerin düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşmayı “Biz eski kuşak devrimciler, devrimi görecek kadar yaşamayabiliriz,” diye bitirmişti. 7 Mart 1917’de Petrograd’da veya başka yerde birisi bir Bolşevik önder ya da militana ‘Bir haftaya kalmaz Kışlık Saray’ı ele geçiririz’ dese alay konusu olurdu muhtemelen. Nitekim kadın işçiler 7 Mart akşamı Bolşeviklerin Bölge Komitesi’ne ertesi gün yapacakları eylemi bildirdiğinde, komite ‘henüz çok erken’ diyerek karşı çıkmıştı. Diğer sol örgütlerin, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin tutumu da farklı değildi. 12 Mart’ta, bütün Petrograd işçileri greve çıkmışken, devrime saatler kala Bolşevik Parti Komitesi genel grev çağrısı yapsak mı yapmasak mı diye tartışıyordu. Fakat ne Lenin’in sözlerinden karamsarlık ve umutsuzluk, ne de Bolşeviklerin devrim sürecindeki şaşkınlıklarından siyasi beceriksizlik ve öngörüsüzlük çıkarılabilir. Tüm bunların anlattığı şudur: Devrim beklenmedik bir şeydir. Bir takım devrimci örgüt veya partiler tarafından tarafından önceden hazırlanmış bir plan dâhilinde, militanların insanüstü gayret, fedakârlık ve kahramanlıkları sonucu gerçekleşmez. Devrim kitlelerin eseridir ve o kitleler devrim yapmak için kimseden izin almaz.

Bunu söylerken devrimci siyasi örgütlenme ve mücadeleyi, devrimci çaba, özveri ve sırasında kahramanlığı ‘etkisiz eleman’ olarak gördüğümüz anlaşılmasın. Bir 8 Mart eylemiyle ve ‘Ekmek istiyoruz!” sloganıyla başlayan bu şanlı devrimin geri planında kuşkusuz onlarca yıllık geçmişi olan bir siyasi mücadele geleneği vardı. Çetin mücadeleler içinde oluşmuş işçi ve kitle örgütleri, devrimci teşkilatlar, ödenmiş bedeller, insanüstü gayret, fedakarlık ve kahramanlıklar vardı.

‘BUGÜN DEĞİLSE YARIN!’

Dahası, 3 Nisan 1917 günü sürgünden dönen Lenin, Petrograd’ın Finlandiya Garı’nda kendisini karşılayan işçilere “Bugün değilse yarın,” diye sesleniyordu, “tüm Avrupa emperyalizminin çökmesi her an beklenebilir. Sizler tarafından gerçekleştirilen Rus Devrimi, bu süreci başlattı ve yeni bir devrin başlangıcı oldu. Yaşasın dünya sosyalist devrimi!” Nitekim sonraki aylar boyunca Lenin ve Bolşevikler, Petrograd işçilerinin başlattığı devrimi sürdürme yolunda muazzam bir mücadele yürütecekti. İşçilerin mücadeleleri sonucu kazanılan devrimin geçici hükümet ve burjuvazinin elinde sönümlenip gitmemesi, ekmek barış ve özgürlük taleplerinin tam anlamıyla yerine getirilmesi, Çarlık rejiminin işlediği suçların hesabının sorulması için işçilerin iktidarı alması zorunluluktu. Bu zorunluluğu siyasi bir program haline getiren Bolşevik Partisi, 1917 Mart’ında Çarlığın devrilmesiyle başlayan sürecin aynı yılın 7 Kasım’ında Ekim Devrimi ile taçlandırılmasında kilit bir rol oynayacaktı.

Evet, devrim kitlelerin eseridir ve son derece istisnai bir tarihsel olgudur. Siyasi öznelerce kontrol edilemeyen pek çok nesnel koşulun aynı anda gerçekleşmesiyle ortaya çıkar, daha doğru tabirle patlak verir. Fakat patlak veren devrimi işbirlikçi kesimlerin elinde hiç edilerek onu başlatan ezilenlere karşı bir statükoya dönüşmemesi, ezilenlerin lehine sürdürülmesi ve onların iktidarıyla taçlanması esas olarak öznel koşullara, yani devrimcilerin siyasi ve örgütsel düzeylerine, politik programlarına, sürece müdahale yeteneklerine bağlıdır. Sırasında, “dün erkendi, yarın geç olacak” denli kesin planlara, ‘topları doğru yerleştirmeye’, doğru taktik adımları atmaya, hatta daha da ötesi, bazen tek tek devrimci militanların özveri ve kahramanlıklarına bağlıdır. Dilimizden düşürmediğimiz ‘diyalektik’ böyle bir şeydir.

Mısır’da Hüsnü Mübarek’in ve Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesine yol açan devrimci süreçler de son derece beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmışlardı. Tunus’ta işporta tezgahının elinden alınmasını protesto etmek için kendini ateşe veren Muhammed Buazizi bu ateşin Bin Ali’nin devrilmesine yol açacak bir yangına dönüşeceğini tahmin etmemişti muhtemelen. Ya da Mısır’da, Tahrir meydanındaki gösteriler başlamadan bir gün önce hiç kimse aylar içinde Hüsnü Mübarek’in tutuklanıp yargılanacağını hayal dahi etmiyordu. Hatta her iki ülkede de sokaklara dökülen insanların önemli çoğunluğu bir önceki seçimde Mübarek ve Bin Ali’ye oy vermişlerdi. Devrimci ve sosyalist çevrelerden batılı istihbarat örgütlerine, hatta bizzat bu ülkelerdeki siyasi yapılara kadar herkesi şaşkına çeviren bu devrimci süreçlerin diktatörlerin devrilmesiyle sınırlı kalması, ve iktidarların emperyalizm ve sermaye yanlısı, halk düşmanı güçlerce zaptı tam da yukarıda sözünü ettiğimiz öznel koşulun eksikliğindendir. Yani ne yaptığını bilen, kitleler içerisinde örgütlü, onların taleplerini doğru şekilde programlaştırabilmiş, doğru zamanda doğru sloganları atabilen ve bütün olarak kitle hareketini yönlendirebilecek devrimci yapıların yokluğu, başlayan devrimlerin karşıdevrimci statükolara dönüşmesine neden oldu.

İşte, Lenin ve Bolşeviklerin başarısı da buradadır. Devrim hiç beklenmedik bir anda gerçekleşmişti evet ama yıllardan beri en örgütlü ve disiplinli siyasi mücadeleyi yürüten Bolşevikler sayıca azlıklarına rağmen bulundukları bütün işçi mücadelelerinde önemli roller oynadılar. Lenin’in olağanüstü siyasi dehasıyla programlarını yeni şartlara göre yeniden oluşturdular, işçi sınıfının taleplerini her koşulda savundular, yeni sloganlar formüle ettiler, doğru zamanda doğru hamleleri yaparak ve her daim kitle hareketine güvenerek, kitlelerin desteğini almaya çalışarak adım adım ilerlediler. Yeri geldiğinde karşı devrimci hareketler karşısında en kahramanca direnişi sergilediler, devrimin kazanımlarını en büyük özveriyle savundular. Nihayet işçi örgütlerinde çoğunluğun desteğini arkalarına aldılar ve böylelikle Ekim’in kapısını açtılar. Şubat’ta Putilov fabrikasında 150, Petrograd’ın sanayi bölgesinde toplam 500 Bolşevik vardı ve devrimin ardından kurulan Petrograd Sovyetindeki 1600 delegeden yalnızca 40’ı Bolşevik’ti. Ekim’e yaklaşılırken hemen bütün Sovyetlerde Bolşevikler çoğunluktaydı. Bu sayededir ki, Şubat’ta başlayan devrim Ekim’de bütün iktidarın Sovyetler tarafından zaptıyla taçlandı. Devrimi boğmak ve karşı devrimci bir statüko kurmak isteyen geçici hükümetin başkanı Kerenski (Tunus’taki Gannuşi’nin ve Mısır’daki Mursi’nin muadilidir) kadın kılığında Amerikan Büyükelçisi’nin arabasına binip kaçtı ülkeden. İşçi ve köylülerce hep ‘Babamız’ olarak bilinegelen Çar ve ailesi o kışı kar küreyerek geçirdiler, sonra da idam edildiler.

YARIN ÖLECEK GİBİ…

Uzun lafın kısası şudur. Devrim her zaman kitlelerin eseridir. Bir örgüt ya da parti tarafından hazırlanıp, kotarılıp ‘halka armağan edilen’ bir şey değildir. Devrim, pek çok istisnai şartın bir araya gelmesiyle tarihin belli bir anında patlak veren beklenmedik bir olgudur. Fakat, devrimin öngörülemezliği ve kitleselliği siyasi örgütlenme ve mücadeleyi önemsizleştirmez. Aksine, ‘o büyük gün geldiğinde’ kitle hareketine müdahale edip onu doğru yöne kanalize edebilecek, doğru bir siyasi program etrafında, doğru zamanda doğru sloganları yükselterek kitlelerin gündelik talepleri ile iktidar hedefi arasındaki bağlantıyı kurabilecek bir siyasi hazırlığı, hazır olma halini, gerektirir. Kitleler içinde örgütlü olmayı gerektirir. Devrimin kitlelerin eseri olması, devrimcilerin dükkanı kapatıp gitmesini değil aksine 7/24 hazır kıta açık tutmasını gerektirir. Devrimin kitlelerin eseri olması, devrimcilerin gerçekçi olmalarını gerektirir. İçinde yaşadığımız tahayyül dünyasından çıkıp gerçekle yüzleşmemizi gerektirir. Politik ve örgütsel yetersizliklerimizin farkına varmamızı ve bunu gidermenin yollarını aramamızı gerektirir. Kendi gerçekliğimizin farkına varmak anlamında haddimizi bilmemizi, tarihsel haklılığımız konusunda düşman karşısında hat hudut tanımamamızı gerektirir. Müslümanların bir sözü var, “hiç ölmeyecek gibi bu dünya için yarın ölecek gibi öteki dünya için çalış,” derler. Bizim de yapmamız gereken, bir yandan hiç devrim olmayacakmış gibi sakin, soğukkanlı, aceleye getirmeden sabırlı ve emin adımlarla devrimci siyasi iradenin inşası yönünde çabalarken öte yandan yarın devrim olacakmış gibi inançlı, coşkulu ve hazırlıklı olmaktır. Bu ikisi birbirini dışlayan değil tamamlayan şeylerdir.

Hasılı, devrimin ne zaman, nerede ve nasıl patlak vereceği hiç belli olmaz. Esas olan ona hazırlıklı olmaktır.

Bir de, çok klasik olacak ama, 8 Mart kadınlara hediye alarak kutlanacak bir gün değildir.

(Ü. Dertli)

Ekim devrimini anlatan en sade ve anlaşılır satırlar, Alman komünist hareketinin en değerli isimlerinden Rosa Luxemburg’a ait. Bundan tam 92 sene önce, yani 1918’de söylemişti bu sözleri Rosa. “Gelecek her yerde Bolşevizme aittir,” diyordu, geçmişte Bolşeviklerle nice ciddi polemiklere girmiş biri olmasına rağmen.

Rosa bu sözü söyledikten bir yıl sonra, Alman Devrimi için harekete geçtiğinde, Almanya’da Bolşevik Parti gibi bir parti yaratılamadığı için öldürüldü. Yani Ekim Devrimi’nin yalnızca ilk iki senesine tanık olabildi ve devamında yaşananları göremedi. Buna rağmen, Ekim Devrimi’nin anlamını mükemmel özetliyordu.

Rosa, Rusya’da sorunun sadece ortaya konulabileceğini fakat çözülemeyeceğini söyleyerek, Bolşeviklerin yaktığı kıvılcımın tüm dünyaya yayılması gerektiğini vurguluyordu; emperyalizmin yenilgiye uğratılması, kapitalizmin dünya ölçeğinde yok edilmesi gerektiğini, insanlığın gerçekten insanca yaşayabileceği bir dünyaya ancak böylelikle ulaşılabileceğini vurguluyordu… Aksi takdirde, hem Sovyetler Birliği’nin, hem de insanlığın geleceği karanlıktı…

1917 öncesi Rusya…

Peki Rosa’nın da büyük bir övgüyle bahsettiği Lenin, Troçki ve yoldaşları öne atılmadan evvel, Rusya nasıl bir ülkeydi? Eğer 19. Yüzyıl’ın sonlarından itibaren başlarsak Rusya tasvirimize, yaklaşık 150 yıllık bir geçmişe sahip, zorba bir imparatorluğu görürüz. Öyle ki, imparatorluğun sloganı, “Tanrı bizimle!”, milli marşı “Tanrı Çar’ı korusun!” iken, geniş bir coğrafyaya yayılmış halklar, monarşinin zulmü altında, Tanrı’nın bile terk ettiği bir topraklarda yaşıyordu.

Batı’da burjuva devrimleri iki yüzyıl önce gerçekleşmişken, imparatorlukta hâlâ feodal düzen hüküm sürüyordu. Buna mukabil dönemin dünya komünist hareketi, devrim için yüzünü sanayi devrimini gerçekleştirmiş ve gelişmiş bir işçi sınıfına sahip olan Batı ülkelerine çevirmişken, Rusya Doğu’nun geri kalmış bir halklar hapishanesi işlevini görüyordu sadece. Ve hiç kimse böyle bir ülkede değil bir işçi devriminin gerçekleşmesini, herhangi bir devrimci atılım dahi beklemiyordu. (Buna büyük ölçüde Marx da dahildir. Fakat yaşamının son dönemlerinde Marx’ın Rusça öğrendiği ve ilk Rus Marksistlerinden Vera Zasuliç’le mektuplaştığı, bu mektuplarından sonra da Rusya’daki devrimci hareketlere özel olarak eğildiği biliniyor.)

BİREYSEL TERÖRİZMİN DOĞUŞU VE BOLŞEVİKLERİN TAVRI

İşte böyle bir ülkede, Çarlığın zulmüne ve baskılarına karşı ilk başkaldırıyı, 19. Yüzyıl’ın ortalarından sonra ortaya çıkan Narodnikler (Narodnaya Volya – Halkın Dostları- adlı örgütlenmenin mensuplarına verilen isim) başlatıyordu. Narodnikler, daha çok bir köylü hareketini esas alıyordu. Ancak kırsal bölgelere gittiklerinde, devrimci fi kirlerine köylülerin gösterdiği kayıtsızlık, hatta düşmanca tutum karşısında büyük hayal kırıklığına uğradılar. Böylelikle, bildiğimiz anlamda ‘bireysel terörizm’ doğdu. Kitlelerden umudunu kesen Narodnikler, Çarlık mensuplarına yönelik gerçekleştirilecek suikastlar yoluyla bir ayaklanma başlatabileceklerini düşünüyordu. Lenin’in ağabeyi de Narodnik örgütlenmenin liderlerindendi ve Çar III. Aleksandr’a yönelik bir suikast girişiminin ardından idam edilmişti.

Lenin ve Troçki’nin mücadeleye ilk atılışları, Narodniklerin Rusya’daki devrimci çevrelerde bariz bir hakimiyetinin olduğu bu döneme rastlar. Rus devriminin temelleri, bireysel terörizme karşı kitle mücadelesinin savunusu üzerinde yükselmiştir: Lenin 1894’te kaleme aldığı Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar? isimli broşüründe, Narodnikleri çok ağır bir biçimde eleştirdi. İlk olarak Narodnikleri sınıf savaşımını görmezden gelmekle suçladı:

“Kapitalist toplumdaki sınıf savaşımını görmezlikten gelenler, bu toplumun toplumsal ve siyasal yaşamının tüm gerçek içeriğini de görmezlikten gelirler ve özlemlerini gerçekleştirmeye çabalarlarken, zararsız istekler alanında dolaşıp durmaya kaçınılmaz olarak mahkum olurlar.”

Ve ilk defa Rusya’daki devrimci hareketlerin içinde örgütlü mücadele fikrini tartışmaya açar:

“Sosyal-demokratların siyasal etkinliği, Rusya’daki işçi sınıfı hareketinin gelişme ve örgütlenmesini ilerletmek, bu hareketi, içinde bulunduğu yönlendirici bir fi kirden yoksun, dağınık protesto, ‘isyan’ ve grev girişimleri durumundan çıkararak, tüm Rusya işçi sınıfının, burjuva rejime karşı yöneltilmiş ve mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmişine ve çalışan halkın ezilmesine dayanan toplumsal sistemin kaldırılmasına çalışan örgütlü bir savaşıma dönüşmelidir.”

Yine Narodniklerin terörist faaliyetlerine yönelik şu ciddi eleştiriyi yapar:

“Bunlar, işçilerin zihnini sosyalist bir işçi partisi örgütlemek biçimindeki doğrudan görevlerinden başka tarafa çekerek, çok ciddi bir hata işlemektedirler.”

Troçki de, Lenin’in bu broşüründen yıllar sonra kaleme alacağı Marksistler Bireysel Terörizme Neden Karşıdırlar? isimli makalesinde benzer şeylere vurgu yapar. Troçki, sisteme karşı duyulan intikam duygusunun suikast eylemleri gibi bir sonuç getirmeyecek faaliyetlere değil, kolektif bir mücadelenin örgütlenmesi için kullanılması ve dahi, kışkırtılması gerektiğini belirtir:

“Bizim gözümüzde bireysel terör kesinlikle kabul edilemez, çünkü kitlelerin rolünü onların kendi bilinçlerinde küçültür, onları güçsüzlüklerine razı eder, gözlerini ve umutlarını bir gün gelecek ve misyonunu yerine getirecek olan bir intikamcıya veya kurtarıcıya çevirmelerine yol açar. (…) Terörist eylemlerin ‘etkisi’ ne kadar artarsa, tesiri ne kadar büyürse, kitlelerin dikkati o kadar bunlar üzerinde odaklaşır; öz-örgütlülüğe ve öz-eğitime ilgileri o kadar azalır.”

Ve şöyle bağlar konuyu Troçki:

“Eğer biz terörist eylemlere karşıysak, bu sadece bireysel intikam bizi tatmin etmediği içindir. Bizim kapitalist sistemle görülecek hesabımız, bakan denen bazı görevlilerle görülecek olandan çok daha büyüktür.”

LENİN SAHNEYE ÇIKIYOR

O döneme kadar Çarlığa karşı mücadele deyince, birkaç bakana karşı gerçekleştirilen suikastlardan başka bir şey akla gelmezken, özellikle Lenin’in örgütlenme sorunu üzerine çalışmaları, Rusya’daki devrimci mücadelede çok başka bir evreyi başlattı. Lenin’e göre Marksizmdeki devrim anlayışının temel düsturu olan, ‘sınıf savaşımının keskinleşmesi’ için işçi sınıfının evvela öz-örgütlülüğüne kavuşması ve çelik disiplinli devrimci bir partiye sahip olması gerekiyordu. Marksist teoriyi 20. Yüzyıl’ın başlarındaki Rusya’nın özgünlüğüne göre formüle eden Lenin, böylece süreç içinde Bolşevik fikriyatın ve eylem kavrayışının oluşmasındaki baş aktör olacaktı.

RSDİP’in kuruluşu…

Nitekim, Lenin’in Narodnikleri eleştirdiği makalesinden dört yıl sonra, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) kuruldu. Bu Rusya’nın aynı zamanda ilk Marksist partisidir ve bundan sonra da sürecin Lenin’in işaret ettiği biçimde, yani bireysel eylemlere dayalı değil, örgütlülük üzerine kurulu bir mücadele hattında ilerleyeceğinin ilk göstergesiydi.

Lenin de RSDİP içinde başından itibaren önemli görevler üstlendi. Partinin gazetelerinden Iskra’yı sonradan siyasi rakipleri haline gelecek Julius Martov ve Georgy Plehanov ile birlikte çıkarmaya başladı. Fakat 1903’te Londra’da gerçekleşen İkinci Parti Kongresi’nde anlaşmazlıklar çıktı ve kongre sonunda parti, çıkan kararları onayLayan çoğunluk (Bolşevikler) ve kararı eleştiren azınlık (Menşevikler) olmak üzere ikiye ayrıldı.

Yolun başında parti içinde yaşanılan bu krizin önemi ilkin çok iyi anlaşılamasa da, süreç içinde meselenin devrime dair bir önderlik tartışması olduğu ortaya çıkacaktı.

1905 DEVRİMİ: SINIFIN ‘HAZIRLIK’ DERSLERİ…

Bölünmenin hemen ardından gerçekleşen önemli bir diğer dönemeç de 1905 Devrimi oldu. 1905 Devrimi, Çarlık yönetimi altındaki ilk kitlesel eylemlerin sonucunda gerçekleşmiş ve böylece kitleler içinde örgütlü olmanın ne kadar gerekli olduğunu ilk kez somut olarak göstermişti. Devrimin itici kuvveti işçi grevleriydi. Bu anlamda 1905 Devrimi, Rusya açısından eskisinden tamamen ayrı yeni bir dönemi başlatıyordu.

Fakat 1905 Devrimi, her ne kadar yıktıkları bakımından çok önemli bir devrimci kalkışma olsa da, sonuç olarak bastırılmıştı. Bunun en büyük nedeni, 1905 yılında Rusya’da devrimi gerçekleştiren kitlesel eylemleri yönlendirebilecek nitelikte bir devrimci işçi partisinin henüz oluşturulamamış olmasıydı. Kuşkusuz o dönemde bu eksikliğin farkına varanlar sadece Bolşeviklerdi.

1905 Devrimi, 1917’de işçi sınıfının iktidar aygıtlarının, Sovyetler’in doğuşu açısından da önemlidir. İşçilerin kendilerini ifade edebildiği, kendi kararlarını alabildiği birer konsey örgütlenmesi olan Sovyetler, bugün de insanlığın ulaşabileceği en demokratik mekanizmalar olarak öne çıkıyor.

Troçki, 1905 Devrimi sırasında Bolşeviklerden de Menşeviklerden de ayrı duruyordu. Devrim patlak verdiğinde Petrograd Sovyeti Başkanlığına seçilen Troçki, devrimci yükselişi tam kalbinde tecrübe etme şansına sahip oldu. Devrimin yenilgiye uğramasının ardından tutuklanan ve mahkemedeki parlak devrim savunusuyla ünü tüm Rusya’ya yayılan Troçki, hapishanede kaleme aldığı Sonuçlar ve Olasılıklar broşüründe, 1917’yi yaratacak koşulları neredeyse matematiksel bir kesinlikle kaleme alıyordu:

“İşçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. (…) Bize göre Rus devrimi öyle koşullar yaratacaktır ki, liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir.”

Troçki, devrime dair şu çıkarsamalara da ulaşıyordu:

“Proletarya, kapitalizmin büyümesiyle birlikte büyür ve güçlenir. Bu anlamda, kapitalizmin gelişmesi, proletaryanın da diktatörlüğe doğru gelişmesi demektir. Ne var ki, iktidarın işçi sınıfının eline geçeceği gün ve saat, doğrudan doğruya üretici güçlerin düzeyine değil, ama sınıf mücadelesi içindeki ilişkilere, uluslararası duruma ve nihayet bir takım öznel etkenlere (gelenekler, işçilerin inisiyatifi ve savaşa hazır olma durumları) bağlıdır.”

İşçi grevlerinin 1905 devriminin gerçekleşmesinde büyük önemi olduğunu söylemiştik ama bir diğer büyük etken, o dönem Rusya ile Japonya arasındaki savaştı. Savaş sırasında sefil bir durumda olan Rus bahriyelilerin savaş gemilerinde subaylarına karşı ayaklanması –ki bunların en önemlisi de tarihi Potemkin Zırhlısı’dır- askerlerin de siyasallaşmasını ve işçilerle eylem birlikteliğine girmesini sağlayacaktı.

Yani buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür: Halklar arasındaki savaşlar, insani olarak büyük bir trajediye yol açsa da, savaşan askerler arasında yoğun bir memnuniyetsizlik, kızgınlık yaratabilir. Devrimciler bu memnuniyetsizliğin gerçek kaynağını gösterebildikleri ölçüde, olağanüstü sonuçlar elde edilebilir. Nitekim nasıl Rus-Japon savaşı askerler arasında kendiliğinden bir isyan çıkartmış ve 1905 Devrimi’nin gerçekleşmesinde bu isyan büyük rol oynamışsa, 1917 devrimini yaratan etkenler arasında da Birinci Dünya Savaşı baş sırada geliyordu. Yoksulluğunun, sefaletinin üstüne bir de durmadan savaşmak zorunda bırakılan Rus halkının Çarlığa karşı duyduğu öfke binmiş ve o dönemde Bolşeviklerin, “Emperyalist savaşı iç savaşa çevirelim!” sloganı yoksul kitlelerce kabul görmüştü. Bu da Ekim Devrimi öncesinde emekçilerin saflarında Bolşeviklere yoğun bir katılımı sağlamıştı.

ŞUBAT DEVRİMİ VE İKİLİ İKTİDAR…

Tabii bu katılım sadece emekçilerin saflarında değil, devrimcilerin saflarında da hızlanmaya başlıyordu. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, İkinci Enternasyonal’e bağlı büyük ‘sosyal-demokrat’ işçi partileri, her biri emperyalist paylaşım savaşının bir tarafı olan kendi devletlerini destekleme kararı aldıklarında, Bolşeviklerle birlikte Rosa, Troçki gibi bir avuç enternasyonalist, bu paylaşım savaşının işçileri patronların çıkarları için birbirine kırdırmak anlamına geldiğini vurgulamış ve işçilerin namlularını kendi gerici iktidarlarına çevirmesini savunmuştu.

Savaşın yarattığı yıkım, başlangıçta cepheye güle oynaya giden yoksullar arasında derin bir hoşnutsuzluğa yol açmaya başladı. Önceleri ‘vatan hainliği’yle yaftalanan Bolşevikler, hem işçiler hem de cephedeki askerler arasında hızla güç kazanıyordu. Şubat 1917’de Petrograd’ta büyük işçi mitingleri ve grevleri düzenlendi. Tüm bu mitinglerin ve grevlerin sonundaysa Çarlık devrildi ve ülke bir Meclis (Duma) idaresine girdi. Diğer yanda, işçi temsilcilerinden oluşan Sovyetler yeniden tarih sahnesine çıkıyordu…

Şubat Devrimi Rusya’da birçok şeyi değiştirirken, Bolşevik saflarda da, özellikle Lenin’de de köklü değişimlere neden oluyordu. Çünkü ülkede yaşananlar, yeni analizleri ve yeni politik tutumları gerektiriyordu. Lenin, daha önce ‘demokratik devrim’ tezini savunan Bolşevikler için yeni bir tutumu savunmaya girişti: Çarlık devrilmişti, işçi sınıfı iktidarı alabilirdi, hatta almak zorundaydı.

Böylece Lenin, Troçki’nin Sonuçlar ve Olasılıklar broşüründe ortaya koyduğu, “Liberal burjuva politikacıları hükümet etme yeteneklerini sonuna kadar ortaya koyma fırsatı bulmadan önce, iktidar işçilerin eline geçebilecektir – ve devrimin zaferi isteniyorsa, mutlaka geçmelidir,” görüşüyle paralel bir çizginin savunusuna başladı.

Nitekim, Mayıs 1917’de Rusya’ya dönen ve yine Petrograd Sovyeti’nin başkanlığına seçilen Troçki, Lenin’in çağrısıyla Bolşeviklere katıldı…

“BÜTÜN İKTİDAR SOVYETLERE!”

Zorlu geçen yaz günlerinde, Lenin de Rusya’ya dönmüş, bir yanda Duma, bir yanda Sovyetler arasında ikiye bölünen iktidarın işçiler tarafından zapt edilmesi meselesi üzerinde yoğunlaşmıştı. Ağustos ayı Çarlığa bağlı kuvvetlerin karşıdevrimci girişimlerine sahne oldu. Çarcı General Kornilov işçilerin püskürttüğü bir darbe girişiminde bulundu.

Artık ya işçiler devrime yürüyecek ya da devrimin bir kez daha ezilmesine seyirci kalacaklardı. Bunun için Lenin ve Troçki 3 Kasım gecesi, bir an önce ayaklanma önerisini Bolşevik Parti Merkez Komitesi’ne sunuyor; fakat komite öneriyi reddediyordu. Bunun üzerine bir işçi kürsüye fırlıyor ve aynen şunları söylüyordu:

“Petrograd işçileri adına konuşuyorum, biz ayaklanmadan yanayız! Ne yaparsanız yapın, bilmem; ama size şunu söylüyorum ki, eğer Sovyetler’in ortadan kalkmasına göz yumacak olursanız, sizinle ilişkimizi keseriz!”

İşte bu konuşmayla beraber ayaklanma kararı kabul ediliyor ve Rosa’nın da sözünde vurguladığı gibi, ‘Lenin, Troçki ve arkadaşları’nın önderliğinde, “Bütün iktidar Sovyetlere!” sloganıyla Rus işçi sınıfı devrime yürüyordu…

Tarih 7 Kasım 1917’yi gösterdiğinde (eski Rus takvimine göre 24 Ekim), askerler devrimin saflarında yerlerini alıyor, işçiler silahlanıyordu. Sovyetler ise tüm devlet binalarını ele geçiriyor ve Paris Komünü’nden sonra tarihteki ikinci işçi iktidarı kurulmuş oluyordu!..

(O. Özgen)

1917’deki devrim, Bolşeviklerin liderliğindeki kitlelerin eseriydi. Ancak devrimin savunulmasında, yaşamını ortaya koyarak mücadele eden devrim işçilerinin rolü çok büyüktü. Yakov Sverdlov, onların başında geliyordu. Ne yazık ki, 1919’un Mart’ında, yapacağı daha çok iş varken, bir grip salgınında yaşamını kaybetti. Tüm devrim işçilerini anmak için, L. Troçki’nin Sverdlov’un ölüm yıldönümünde kaleme aldığı yazıdan bir bölümü yayınlıyoruz…

(…) Sverdlov her zaman kendisi olarak kaldı. İnsan böylesi günlerde insanları tanımayı öğreniyor gerçekten. Ve Yakov Mihailoviç hakikaten eşsizdi: Emin, cesur, sağlam, becerikli, örnek bir Bolşevik. Tam o kritik aylardadır ki Lenin, Sverdlov’u tanımaya ve takdir etmeye başlamıştı. Zaman zaman Vladimir İlyiç, Sverdlov’a belirli bir acil önlemi önermek amacıyla ahizeyi kaldırır ve çoğu durumda “Çoktan halloldu,” yanıtını alırdı. Bu, önlemin çoktan alındığı anlamına gelirdi. Bu konuda sıkça şöyle şakalar yapardık: “Eh, pek muhtemelen Sverdlov bunu halletmiştir –çoktan.”

“Biliyorsunuz,” demişti Lenin bir seferinde, “İlk başta onun Merkez Komite’ye dahil edilmesine karşıydık. Adamı nasıl da eksik değerlendirmişiz! Bu konuda epey tartışma olmuştu ama Kongre’de taban bizi yanlışımızdan döndürdü ve ne kadar haklı oldukları kanıtlandı.”

(…)

Partinin, bizzat kendi yarattığı Sovyet Devleti içinde örgütsel kendi kaderini tayininin başlangıcı olarak adlandırılabilecek süreç, söz konusu olan ister Tüm Rusya Sovyet Merkez Yürütme Komitesi olsun ister Savaş Komiserliği Hizmetleri olsun, Sverdlov’un doğrudan önderliğinde yürüdü. Ekim Devriminin tarihçileri, parti ve devlet arasındaki karşılıklı ilişkilerin evrimindeki bu kritik anı, bugünlere kadar uzanan tüm döneme damgasını vurmuş olan bu anı, ayrıca ele almak ve titizlikle incelemek zorunda kalacaklar. Bu yüzden bu meseleyi ele alan tarihçi, bu en önemli dönemeç noktasında, örgütçü Sverdlov’un oynadığı muazzam rolü açıkça ortaya koyacaktır. Pratik bağlantıların tüm ipleri onun elinde toplanmıştı.

Lenin, vücudunda iki SR kurşunuyla vurulmuşken, Çekoslovakların Nijni- Novgorod’u tehdit ettiği günler çok daha kritikti. 1 Eylülde Svyazisk’de Sverdlov’dan şifreli bir telgraf aldım:

“Derhal dön. İlyiç yaralandı. Durumun ciddiyeti bilinmiyor. Tamamen sükunet hakim. Sverdlov. 31 Ağustos 1918.”

Derhal Moskova’ya doğru yola çıktım. Moskova’daki parti çevreleri sert, üzgün ama kararlı bir havadaydı.

Bu kararlılığın en iyi ifadesi ise Sverdlov’du. O günlerde sorumlulukları ve rolü kat be kat artmıştı. Müthiş gerginliği, sinirli bedeninden hissedilebiliyordu. Ancak bu sinirli gerginlik sadece daha fazla uyanıklık anlamına geliyordu, amaçsız bir telâşla, hele hele tedirginlikle hiçbir ilgisi yoktu. Böyle anlarda Sverdlov kişiliğini büsbütün hissettirirdi. Doktorların teşhisi umut vericiydi. Hiçbir ziyaretçinin Lenin’i görmesine izin verilmiyor, kimse kabul edilmiyordu. Moskova’da kalmak için bir sebep yoktu. Svyazisk’e döndükten kısa bir süre sonra Sverdlov’dan 8 Eylül tarihli bir mektup aldım:

“Sevgili Lev Davidoviç, Birkaç kelime yazacak fırsat bulabildim. Vladimir İlyiç’le ilgili gelişmeler olumlu. Muhtemelen üç ya da dört gün içinde kendisini görebileceğim.”

Mektubun geriye kalan satırları, burada aktarılmasına lüzum olmayan pratik meselelere ilişkindi.

Vladimir İlyiç’in nekahet dönemini geçirdiği küçük Gorki kasabasına olan yolculuğum hafızamda yer etmiş. Moskova’ya bir sonraki gidişim sırasındaydı. Durumun aşırı zorluğuna rağmen o sırada iyiye doğru değişim güçlü bir şekilde hissediliyordu. O zaman için belirleyici önemi bulunan Doğu cephesinde Kazan ve Simbirsk’i geri almıştık. Lenin’in hayatına kastedilmesi partide muazzam bir politik silkinişe yol açtı: Parti çok daha uyanık ve tetikteydi, düşmanı geri püskürtmeye çok daha hazırdı. Lenin hızla iyileşiyordu ve yakında çalışmalara dönmeye hazırlanıyordu. Tüm bunlar güçlü ve özgüvenli bir ruh haline yol açmıştı. Madem parti şimdiye kadar durumla başa çıkabilmişti, şüphesiz gelecekte de buna devam edecekti. İşte Gorki’ye gittiğimiz sırada haleti ruhiyemiz aynen böyleydi.

Yoldayken Sverdlov beni yokluğumda Moskova’da olup bitenlerden haberdar etti. Büyük bir yaratıcı iradeye sahip kişilerin çoğunda olduğu gibi mükemmel bir hafızaya sahipti. Her zaman olduğu gibi, dikkati, kişilere ilişkin geçerken yapılan kısa nitelemelerin eşlik ettiği gerekli örgütsel ayrıntılarla birlikte, en önemli şeylerin ekseni etrafında dönüyordu. Özetle bu, Sverdlov’un alışılmış çalışmasının bir uzantısıydı. Ve bunun altında, özgüven, soğukkanlılık ve aynı zamanda karşı konulmaz bir azamet hissediliyordu: “Başaracağız!”

OTORİTE SAHİBİ BİR BAŞKAN

Sverdlov sık sık toplantı yönetmek zorunda kalıyordu. Birçok organın ve toplantının oturum yöneticisi oydu. Otoriter bir başkandı. Tartışmayı kesmek, konuşmacıları engellemek vb. anlamında değil. Hem de hiç değil. Aksine, asla kaçamak cevaplar vermezdi ve formalitelerde ısrar etmezdi. Başkan olarak otoriterliği şuradan geliyordu: Pratik kararın ne olduğunu her zaman gruptan önce bilirdi, kimin konuşacağını, ne söyleneceğini ve neden söyleneceğini anlardı; konunun arka plandaki yönlerine aşinaydı (ve her büyük ve karmaşık konunun bir arka planı vardır); söz hakkını, gereken konuşmacılara doğru zamanda vermekte ustaydı; bir teklifin nasıl doğru zamanda oylamaya konulacağını bilirdi; neyin geçirilebileceğini bilir ve istediklerini geçirebilirdi. Başkan olarak bu özellikleri, pratik bir önder olarak tüm vasıflarıyla, insanları gerçekçi bir şekilde değerlendirmedeki kabiliyetiyle, örgüte ve kişilere dair düzenlemeler alanındaki bitmez tükenmez yaratıcılığıyla ayrılmaz biçimde bağlıydı.

Fırtınalı oturumlarda, katılımcıların gürültü yapmasına izin vermekte ve böylelikle havanın yumuşamasını sağlamakta ustaydı; ve en uygun zamanda araya girerek, sert bir el hareketi ve metalik bir ses tonu ile düzeni yeniden sağlardı.

Sverdlov orta boylu, esmer tenli, zayıf ve çelimsizdi; yüzü zayıftı; keskin hatlı bir çehresi vardı. Görenler, güçlü ve hatta kudretli sesinin fiziğiyle uyumsuz olduğunu düşünebilirdi. Hatta aynı şey bundan daha büyük ölçüde onun karakteri için de söylenebilir. Fakat böyle bir izlenim sadece geçici olabilirdi. Sonra fiziksel görüntü ruhsal olanla birleşirdi. Ancak bu yeterli değildir, çünkü bu çelimsiz figürün görüntüsü ancak sakin, boyun eğmez ve bükülmez iradesiyle ve esnek olmamakla beraber güçlü sesiyle tamamlanırdı.

“Niclievo”* derdi Vladimir İlyiç bazen zor durumlarda. “Sverdlov, Sverdlov’a özgü bas sesiyle bu konuyu onlara anlatır ve mesele hallolur….”

Bu sözlerde müşfik bir ironi vardı.

Ekim sonrası dönemin başlarında, komünistler, çok iyi bilindiği gibi, giyinme tarzımız yüzünden düşmanlarımız tarafından ‘derililer’ diye adlandırılırdı. Ben Sverdlov örneğinin, deri ‘üniforma’nın aramızda yayılmasında çok büyük bir payı olduğuna inanıyorum. Her durumda, deri şapkasından deri botlarına kadar tepeden tırnağa deriyle kaplı bir halde dolaşırdı. O günlerin karakteriyle uyuşan bu kostüm, baş örgütsel kişilik olarak onu aştı ve çok geniş bir alanda yayıldı.

Sverdlov’u yeraltı günlerinden tanıyan yoldaşlar farklı bir Sverdlov hatırlarlar. Ama benim belleğimde Sverdlov, adeta İç Savaşın ilk yıllarının darbeleriyle kararmış bir zırh içindeymiş gibi, deriler kuşanmış halde duruyor.

Evde ateşler içinde yanan Sverdlov’un durumu kötüleştiği sırada, biz bir Politik Büro toplantısı için bir araya gelmiştik. O zamanki Merkez Komite Sekreteri E. D. Stassova oturum sırasında içeri girdi. Sverdlov’un evinden gelmişti. Yüzü tanınmayacak haldeydi.

“Yakov Mihailoviç kendini kötü hissediyor, çok kötü” dedi. Stassova’ya şöyle bir bakmak, hiçbir ümit olmadığını anlamak için yeterliydi. Oturumu çabucak bitirdik. Vladimir İlyiç, Sverdlov’un evine gitti ve ben de derhal cepheye doğru hareket etmek üzere hazırlanmak için Komiserliğe gittim. Yaklaşık 15 dakika sonra Lenin’den bir telefon geldi ve çok zorlandığı anlaşılan özel kısık ses tonuyla şöyle dedi: “Artık yok.” “Artık yok.” “Artık yok.” Bir süreliğine ikimiz de ahizeyi elimizde tuttuk ve her ikimiz de diğer uçtaki sessizliği hissedebiliyorduk. Sonra kapattık. Söylenecek başka bir şey yoktu. Yakov Mihailoviç artık yoktu. Sverdlov artık aramızda değildi.

* Sorun değil!

(L. Troçki, 13 Mart 1925)

Rivayet odur ki; Cumhuriyet’in ilk yılları ‘rejim düşmanı’ diye anılan fakat dedesinden başlayarak ailesinde pek fazla paşa bulunan Nazım Hikmet’i köşke çağırırlar. Paşalar toplanırlar, başlarında Mustafa Kemal, derler: “Şair, bize bir şiir yaz içinde komünizm falan olmasın.” Nazım, “Hay hay,” der, kağıt kalem rica eder, yazar okur: “Eğlenin eğlenin çocuklar / Bu dünyada tekerlenin!” Paşalar alkışlar.

Nazım oradan ayrıldığı vakit şiiri bir kere de kendileri okumaya kalkarlar, haliyle işler değişir:

“Ey Lenin!
Ey Lenin!
Çocuklar,
Bu dünyada
Tek er Lenin!”

Bizim dergide epey işçi yazıyor; ben de kendi elimden geldiğince demirciyim, kavramı anlamayan okurlar için diyeyim, kaynak yaparım, taşlama yaparım, boya yaparım, demirden bir iş yapılacaksa onu proje neyse o şekilde noktalarım, projeye uymayan yerlerine bir iki çekiç bir iki tekme vurmuşluğum da vardır. Çalıştığım firmanın yaptığı işlere toptan çelik kondüsyon deniyor, bu haliyle yeri geldiğinde çıkar 2 dönümlük fabrikaya çatı yaparız (çelik konstrüksiyon), yeri geldiğinde makara, kasa gibi imalatlara bakarız. Hepsi gelir elimden, buna rağmen aylık kazancım çoğunuzdan düşüktür, gücenmiyorum.

Velhasıl, şu aralar bir fabrikanın içinde depo bölümünü değiştiriyoruz, pek bir dertli iş. Fabrika da uzak bir ilçede olunca… Sabahları beşte kalkıp servise anca yetişiyorum, akşamları da sekiz gibi eve varıyorum. Şimdiyse elimde ne varsa yazıyorum…

TEK ER LENİN!

Yanılmıyorsam Felsefe Defterleri’nde bir yerde Lenin şöyle bir laf ediyor: “Anladığım kadarıyla Marx’ı anlamak, Hagel’i anlamaksızın olanaklı değil. Ve anladığım kadarıyla Marx’tan sonra bütün Avrupa’da Hegel’i anlayabilmiş tek bir Marksist bulunmuyor.”*

Bu cümleyi ilk okuduğumda kapıldığım dehşet ifadesini tahmin bile edemezsiniz. Düşünsenize bütün Avrupa’da 30 yıl içinde tek bir adam çıkmıyor ki bizim kurtuluşumuzu gerçekten kavramış olsun. Üstelik o Avrupa ki sadece Alman partisinin 1 milyona yakın üyesi var.

Bu durumda gerçekleri bilen, anlayan tek er Lenin mi? Sanmam! Yalnız gerçekleri hakkıyla eğip büküp benim kurtuluşumu ortaya çıkaran tek er Lenin! Diğerleri, büyük teori üstatları, her tartışmada Lenin’in yolunu biraz daha ayırdıkları: Büyük ihtimalle anlamadıkları tek kişi Hegel değildi, bütün dünyanın işçilerini ve emekçi halklarını anlamakta zorluk çekiyorlardı. Zira emin olun 12 saat çalışan bir işçiden ne Narodnik, ne Machçı, ne de ulusalcı çıkar. Biz her gün Hegel’i ve yedi sülalesini tekrar tekrar anlıyoruz.

BU DÜNYADA

Dünyanın nasıl var olduğunu tartışadursunlar ve Cern’de evreni yeniden yaratmaya çalışsınlar, bizim bildiğimiz bir hakikat var:

“Bu dünya öküzün boynuzunda değil, bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.”**

Bu gerçeği ilk fark eden elbette Lenin değildir. Sayın Bay Büyük Efendi Galilei Galileo Hazretleri mahkemede ricat ettiğinden beri, konuyu araştıranlar arasında elbette bu ricatın nedenlerine bakıp gerçeği fark edenler olmuştur. Ama bir başka şiirde apaçık edileni ilk gören kişi Lenin olsa gerek ve hayatı boyunca bu şiiri kanıtlamaya çalışan.***

Nitekim Narodnikler’e rağmen, yüzde 4’lük işçi sınıfının Rusya’da devrime önderlik edebileceğini söyleyen de, emperyalist sistemin bütün aktörlerine rağmen savaşı aynı işçilerin bitireceğini söyleyen de, eski Bolşeviklerin burjuvazi ile demokrasi valsini orta yerde kesip işçilerin iktidarını müjdeleyen de Lenin’di.

Bu dünya, döndüğü yerde dönmekle kalmıyor, dönerken dönerken içinde benim de yer aldığım ve sabahları kırmızı gözlerle poğaça yiyip çay içen ve öğleden önce maç sonuçlarından bahseden, öğlen kızları kesen, öğleden sonra kardeşlerini çekiştiren, ve bilemezsiniz o kadar sinsice hem de hatlarda, hem de iş başında sendikal davalar pişiren işçilerle yeniliyor kendini. Merakınızı gidereyim, arkadaşlarla konuştuk, önümüzdeki devrime kesinlikle öncülük edeceğiz. Hatta Hüsnü Aga dedi ki: “Yok berberler odası öncü olsundu, biz yapacağız tabii!”

ÇOCUKLAR

Devrim yapmak bir şey değil, onu biz arkadaşlarla üstümüze aldık. Siz şimdiden sonrasını tartışmaya başlayın, üstelik ne vakit sosyalizmden bahsetseniz birileri çıkar insanın bencilliğiymiş, eşit paylaşımın eşitsizliğiymiş, doktorla kapıcı maaşının aynı olmasıymış… Anlatır da dururlar… Doktorla kapıcının kimliksel farklılıkları üzerine bir Cem Karaca dersi vardır, ona bakın ama bu yeterli değil.

Bütün iş gerçekten çocuklarımızı artı-değersiz bir topluma hazırlamak. Ben şimdi toplayayım Hüsnü Aga’yı, bırçetleri, anlatayım artı-değeri (anlatıyorum da zaten çaktırmadan). Emin olun içlerinde lise bile bitiren olmadığı halde pek temiz anlıyorlar -fabrikalar genelde artık lise mezunu alıyorlar, bizim gibi zanaat tayfasına okumamışlar kalıyor. Siz toplayın şimdi devrimden 30 yıl sonra doğan çocukları anlatın artı-değeri, eğer anlıyorlarsa çuvalladınız demektir. Lenin de çözmüş meseleyi, 1920 ya da 21’de bir konuşması var ki, sayıyor sayabileceği her şeyi. Genel tarihten başlıyor, matematik, fi zik içinde, diyalektik ve tarihsel materyalizm diyor, devrimler tarihi diyor, aklınıza gelebilecek her şeyi söylüyor, takriben 40 ayrı madde var ve temel bilimler disiplinler hepsi dahil, “…bunları çocuklarımıza öğretebilen bir eğitim sistemi kuramayacaksak Lunaçarski’yi asalım!” Bir gülme efekti yakışır buraya, editörümden ricayla koparabiliyorum bir tane; :)…

Ve henüz Bolşevikler’in birbirlerini asması görülmüş şey olmadığından, buradaki espriyi neyse ki herkes anlıyor. Halbuki 10 yıl sonra bu laf söylenmiş olsaydı bıyıkların altından, Luna Amca’yı o günün şafağında darağacında görmek pek de sürpriz olmazdı.

Evet çocuklarımız bütün Avrupa’da kimsenin anlamadığı Hegel’den başlayarak bütün bilimleri ve disiplinleri tamamıyla öğrenemeyeceklerse Lunaçarski’yi asınız. Aslında o Lunaçarski Lenin’e iki kere oldukça sert başkaldırmıştır ve buna rağmen uzun yıllar boyunca Eğitim Halk Komiseri kalmıştır. Şöyle diyelim, kendisi Materyalizm ve Ampriyokritisizm’de hedef alınan iki kişiden biridir ve aynı kendisi 1917’de Moskova’da Aya İrini’nin bombalandığı haberleri geldiğinde bunu Vandallık olarak eleştirip (üstelik Pravda’da) partiden istifa ettiğini söyleyen kişidir. Fakat Lenin onu bakanlık görevinden almayı aklına getirmemiştir, inatla hem de. Çünkü aynı kendisi eğitimi bambaşka hale getiren kişidir. Lunapark denilen mekanın ilk kurucusunu Walt Disney sananlar bu hayırlı bilgi size: Rusya’da –üstelik hâlâ kıtlık hüküm sürerken- Luna Amca’nın parkları kurulur, işte bizim eğitimimiz budur. Çocuklarımıza hamburgercilerden alınan oyuncaklar bırakmayacağız, ama gelecek insanlığın temellerini onlar üstüne kuracağız. Lenin –hiç çocuk sahibi olmadığı halde- bunu söyleyebilecek tek erdi.

EY LENİN

Devrimin 5. yıldönümü vesilesiyle Türkmenistan’ın ücra bir köşesindeki köylüler bir Lenin heykeli dikmek isterler köylerine. Üstelik Türkmenistan’da devrimden önce bırakınız okuma yazmayı, henüz bir alfabe bile yoktur. Üstelik daha Türkmen pamuğu ve halıları uluslararası tüccarlara sermaye olmamıştır. Üstelik henüz bu köylülerin tek geçimi keçileri ve yazma dili yerine geçen kilimleridir. Köylüler bir yıl boyunca para biriktirirler, tunç ustalarıyla anlaşırlar, e bunları yapmışken isterler ki başkentten birileri bulunsun, Lenin gelecek değil ya, bir iki müdür olsa yeter. Mektup yazarlar, devlete hiç arzuhal vermediklerinden bin bir ricayla hiç değilse bir parti üyesi bulunsun isterler. Yanıt ise bizzat Lenin’den gelir:

“Modern dünyada sıtmanın en fazla görüldüğü bölgelerden birinde yaşıyorsunuz. Köyünüzde de son bir yılda sıtmadan ölüm oranı çok yüksek. Kişisel olarak rica ediyorum, ayırdığınız parayı basit bir metal parçasına değil, sıtma ile mücadeleye harcayınız.”

Öyküdeki olayın gerçek olup olmadığını bilemiyorum. Ama iki kanıt var elimde İlyiç’in olayı öğrendiğinde bu cevabı yazabileceğine inanmamı sağlayan. İlki, Avrupa’da sürgündeyken gelen parti raporları yerine işçi mektuplarını okumak istemesi ve ablasıyla birlikte bütün Rusya örgütünü bu konuda sıkıştırması. İkincisi ise, belki de en büyük eserinin önsözüne yazdıkları:

“Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları ‘teselli etmek’ ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir.” (Devlet ve Devrim, 2. Baskıya Önsöz.)

EY LENİN!

90’lı yılların başında Karadeniz kıyılarına ilk Lenin heykelleri vurduğunda tarifsiz bir acı hissetmiştik. O günleri yaşayan Hüsnü Aga bugün diyor ki:

“Bırçet, o heykeller hiç yapılmasaydı denizden toplayıp yakacak odun haline de gelmezdi.”

Hüsnü Aga iyi kaynakçıdır, elinden gelmez ama marangozluğa da aklı erer, meşe odununun küpünü ve işlenmesini az çok hesaplayabilir. Ve dahası Lenin’i –hiçbir kitabını okumadan- nice Leninolog’dan daha iyi anlayabilir. Kendi ikonları yerine sıtmayla mücadeleyi tercih eden bir adamı ancak ve ancak 30 yılını çalışarak geçirmiş bir adam anlayabilir.

Ben, başta anlattım, çalışmak dışında yaşamı olmayan birisiyim. Karanlıkta kalkıyorum –saatler geri alınacak siz bu satırları okurken- karanlıkta dönüyorum eve –saatler geri alınınca daha karanlık olacak galiba. Ama sürekli gittiğim fabrikalarda adını zikretmeden Lenin’i anlatıyorum, bizi anlayabilen tek adamı. Korkuyorum haliyle anlamaz onu kimse diye, boş vakitlerde bırçetlere bazı cümlelerini okuyorum, sorun çıkmıyor. Demek ki birileri yanılıyor, 80-100 yıl sonra bile; bu devrime berberler odası öncülük edecek değil, Lenin’i okumasalar bile Lenin’in işçileri yapacak bu işi.

NOTLAR

* Ben vakitsizlikten ezberden okuyorum, isteyenler bulup karşılaştırabilirler.

** Nazım Hikmet, Ellerinize ve Yalana Dair

 

*** Can Yücel, Mışıl

-“Yani bir uyuyan var ama!”

Dünya öküzün boynuzları üstünde dururmuş,

Her kıpırdayışında öküz, deprem olurmuş…

Oysa dünya, halkların omuzları üstünde durur

Kıpırdasın da gör!

Lenin de Ne Yapmalı’da aşağı yukarı şöyle diyor: “Bana bir profesyonel devrimciler örgütü verin dünyayı yerinden oynatayım.” Arşimetle birlikte kim bilir kaç milyon devrimciye gönderme yapıyor.

(A. TOK)