Makaleler

Ortadoğu’daki gelişmeler, bölgede son dönemin en gergin safhasına girildiğini gösteriyor. Türkiye’de işlenen Cemal Kaşıkçı cinayeti de bu gerilimin bir parçası. Başka deyişle, Kaşıkçı Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda “tesadüfen” öldürülmedi. ABD’deki Suudi makamları, evlilik için istediği belgeyi İstanbul’daki konsolosluktan alabileceğini söyleyerek onu İstanbul’a yönlendirdi, Suudi Arabistan’dan gelen özel bir ekip tarafından sorgulanıp katledildi ve cesedi ortadan kaldırıldı.

Ne yazık ki AKP iktidarı ülkemizi Ortadoğu’daki gerilimin tam da ortasına oturtarak, bu cinayetle dışa vurulan çatışmaları Türkiye’ye taşıyor. Bütün gelişmeler buna işaret ediyor…

SUUDİLERİN YENİ YÜZÜ

Suudi Arabistan’daki iktidar değişimi, ardından gelen “temizlik hareketi” aynı zamanda ülkede bir “askeri ve siyasi doktrin değişikliği” anlamına geldi. Geçmiş yönetimin İsrail’i Suudi hanedanının ve İslamiyet’in en önemli düşmanı olarak gören anlayışı yerine, Şia’yı esas düşman gören bir yeni anlayış yerleşti. Böylelikle sadece İsrail belli ölçülerde rahatlamakla kalmadı, Ortadoğu’da Şii-Sünni eksenindeki gerilim hattı iyice tehlikeli bir hal aldı.

Suudilerin bu yeni yönelimi, ABD emperyalizminin tam desteğini arkasına alıyor. Suudi Arabistan’a yıllık 110 milyar dolarlık silah satışı gerçekleştirdiğini ve bu pazarın kendileri için çok ciddi bir gelir kapısı anlamına geldiğini açıkça ilan eden Trump yönetimi, aslında bir taşla iki kuş vuruyor: Konu sadece silah satışlarından elde edilen gelir değil. İran petrollerine ve doğalgazına uzun yıllardır göz koymuş olan emperyalist dünya egemenliği, bölgedeki bu gerilimlerin bir savaşa dönüşmesi halinde, İran’ın zenginliklerini yağmalama fırsatını ele geçirebilir.

CİNAYETİN ANLAMI

Cemal Kaşıkçı cinayetine mekan olarak Türkiye’nin, İstanbul’un seçilmesi “coğrafi bir konu” değil, eski Suudi rejimine yakın olan Türkiye’ye verilen bir mesaj, bir gözdağı idi. Zira Tayyip Erdoğan iktidarı, kendisi gibi eski Suudi rejimine yakın Katar’la beraber İhvan çizgisinde ısrar ediyordu ve Cemal Kaşıkçı da eski Suudi rejiminin bu çizgiyi savunan istihbaratçılarından biri olarak bölge ve ABD’de Katar himayesiyle faaliyet yürütüyordu.

ABD’ye rağmen ABD çıkarlarına karşı bu kadar açık bir faaliyet yürüten herkesin hedef haline geleceğini vurgulamaya gerek yok. Cinayetin İstanbul’da işlenmiş olması ise, gözdağının sadece Suudi muhalifleri değil, aynı zamanda Katar’ı ve Katar’la özel bir ilişki geliştirmiş olan Türkiye’yi ilgilendirdiğine işaret ediyor.

AKP’NİN TÜRKİYE’Yİ SÜRÜKLEDİĞİ YER

Türkiye, Ortadoğu ve Mağrip bölgesiyle cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu kadar içli-dışlı olmamıştı. Tüm bu bölge, eski Osmanlı İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü, I. Dünya Savaşı sonrası emperyalizm tarafından paylaşılmış, sonra yeni bir paylaşım savaşının konusu olmuş bir bölgedir.

Türkiye ikinci paylaşım savaşının dışında kaldı ve bölge halklarının acıya sürüklendiği büyük çatışmalardan çıkar sağlama hayalleri kurmadı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de “Yeni Osmanlı” hayali gören olmadı.

Oysa AKP iktidarı, daha en başından bir “Yeni Osmanlı” söylemi kullanarak, bölgesel bir güç olabileceği, bölgedeki çatışmalardan hakimiyet alanları kazanabileceği hayaliyle yaşıyor. Hayal kurmakla kalmıyorlar, Türkiye’yi bölgedeki her uğursuz gelişmenin bir parçası, bir tarafı haline getiriyorlar.

AKP iktidarı yüzünden binlerce cihadçı militan, IŞİD mensupları Türkiye’ye doluştu. İstedikleri gibi faaliyet yürütüyorlar. Sınırlar denetimsiz, ülkede canlı bombalar patladı, yüzlerce kişi öldü; ne yazık ki, “canlı bomba” tehdidi güncelliğini koruyor.

AKP’nin sorumsuz politikaları ve sığınmacıları kendi “Yeni Osmanlı” rüyasının bir parçası olarak görmesi, ülkede yeni bir sorunu açığa çıkardı: Özellikle Suriyeli mültecilere yönelik olarak tarihimizde pek alışık olmadığımız bir mülteci düşmanlığı yaygınlaşmaya başladı.

Sadece bu da değil, ülke içinde her türlü kutuplaşmayı derinleştirdi. Ortadoğu’daki tüm gerilimlerin Türkiye’de artık bir karşılığı var: Kürtler, Aleviler, dindarlar, laikler uç kutuplarda toplanarak birbirlerine karşı husumet besliyor. Ortadoğu’daki herhangi olası çatışma, Türkiye’nin kendi içine aynen ve kolaylıkla taşınabilir hale geldi.

Her türlü provokasyonun zemini doğdu.

“YENİ OSMANLI” RÜYASI GERÇEK OLUR MU?

AKP’nin Türkiye’yi peşinden felakete sürüklediği “Yeni Osmanlı” rüyasının gerçekleşmesi, yani Türkiye’nin bölgesel bir güç olması, egemenlik alanları oluşturması ya da yayılması mümkün değil. Tersine, Türkiye’nin kendisi AKP iktidarı altında koca bir sömürgeye dönüştü.

Bütün kilit sektörleri yabancı şirketlerin eline geçen Türkiye’nin ekonomisi emperyalist finans kuruluşlarının egemenliği altına girdi. Devasa hale gelen ve sürdürülebilir olmaktan çıkan borç yükü, AKP iktidarını ülke ülke dolaşıp yüksek faizli borç dilenmeye zorluyor ve her gittikleri yerden yeni ekonomik tavizler vererek dönüyorlar.

Zaman geliyor Rusya’nın, zaman geliyor ABD’nin, Britanya, Fransa ya da Almanya’nın oyuncağı haline geliyorlar. “Casus” diye tutukladıklarını ABD’nin ya da Almanya’nın ekonomik yaptırımlarıyla derhal salıvermek zorunda kalıyorlar.

Kendisi sömürge olanın, dış siyasette “şamar oğlanı”na dönenin başka ülkeleri sömürgeleştirmesi mümkün olabilir mi? Elbette hayır.

AKP iktidarının Osmanlı’yı canlandırmak yerine Osmanlı’dan geriye kalan son toprak parçasını da emperyalizme teslim ettiği çok açıktır. “Yeni Osmanlı” diye yarattıkları milliyetçi ve İslamcı yaygara, sadece yolsuzlukları ve hırsızlıkları örtmeye yaramaktadır. Daha da kötüsü, bu söylemle Türkiye toplumunda etnik ve mezhepsel çatışma potansiyeli giderek güçlenmektedir.

Bu nedenle Türkiye AKP iktidarından, Ortadoğu ise gerici diktatörlüklerden ve topyekun emperyalizmden kurtulmalıdır.

İŞÇİLERİN TARİHİ GÖREVİ

Ortadoğu’daki gelişmelere işçilerin, emekçilerin, yoksulların penceresinden baktığımız zaman, hakim kutuplaşmada işçi sınıfının taraf olabileceği bir alternatif olmadığı açıkça görülür. Bölgedeki hiçbir rejimden “ilerici” bir rol beklenemez. İşçi sınıfına açıkça ya da “güncel siyaset icabı” bölgedeki herhangi bir rejimi destekleme çağrısı yapanların, emekçileri ve yoksulları halihazırda yaşanmakta olan cehennemî koşullardan kurtarmaya dönük bir perspektifi yok demektir.

O halde ne yapmalı?

Bu sorunun yanıtı, Türkiye’de son dönemde tüm baskılara karşı gelişen işçi mücadelelerindedir. İşçiler mücadelelerde birleşmektedir.

İstanbul’daki yeni havaalanı inşaatında çalışan işçiler, insanlık dışı çalışma koşullarına karşı hep beraber isyan etti. Bir kısmı şu anda hapiste beraber yatıyor. Mücadele sırasında hiçbiri birbirine milliyetini, mezhebini sormadı.

Flormar işçilerinin tüm baskılara karşı yükselttiği mücadelelerde, başörtülü kadın işçiler de çalışma arkadaşları gibi en öne çıktı. Flormar direnişinde kimse kimseye kimin daha dindar olduğu, kimin hangi mezhepten geldiği, Kürt ya da Türk olup olmadığı sorularını sormadı. Üstelik, “çok Müslüman” AKP iktidarının polisi de, konu işçi direnişi olduğunda başörtülü kadın işçilere saldırmaktan geri durmadı.

O halde, Ortadoğu’daki tüm emekçiler, işçi sınıfını ve yoksulları bölen, kutuplaştıran ve birbirine düşüren emperyalizmi, bölgeden çıkar bekleyen tüm ülkeleri ve tüm baskıcı rejimleri karşılarına alarak, bir işçi sınıfı programı ve sınırları aşan bir örgütlenme etrafında birleşmelidir. Evet, bir ENTERNASYONAL en çok Ortadoğu’ya, Ortadoğu işçilerine ve devrimcilerine lazımdır.

İşçi sınıfına ait olmayan hiçbir örgüt, hiçbir ittifak ve hiçbir program bize kurtuluş yolunu gösteremez. İşçileri birleştirip bölgedeki kapitalist rejimleri ortadan kaldırmayı hedeflemeyen hiçbir hareket emperyalizme karşı da mücadele edemez.

Ortadoğu için enternasyonalizm en yakıcı zorunluluktur.

Peki ama gerçekliğimiz bu söylediklerimize uyuyor mu? Ne yazık ki, bugün bölgemizdeki tek tek ülkelerde devrimci, enternasyonalist örgütlenmeler çok zayıftır, hatta kimi ülkelerde nüveleri bile yoktur. Evet, durum bu kadar kötüdür. Ne var ki, durum bu kadar kötü diye, bu ihtiyacı dillendirmeyecek ve bölge için devrimci bir programı savunmayı belirsiz bir geleceğe mi erteleyeceğiz?

Asla!

Bugün denizde bir damla olabiliriz. Ancak o damlalar olmasa deniz de olmazdı. Ortadoğu’nun devrimcileri, tüm milletlerden, dinlerden, mezheplerden işçi sınıfını tek bir mücadele bayrağı etrafında birleştirmek zorundadır. Başkaca bir kurtuluşumuz yoktur. O halde gerçekleri ve devrimci gereklilikleri hiç yılmadan dile getireceğiz ve damlaları denizleştireceğiz.

Görevimiz budur.

Türkiye’de sol hareket çok uzun bir zamandır sınıf zeminini kaybetti. Sadece bir dönemin işçi-emekçi ağırlıklı sol hareketlerinden ya da partilerinden söz etmiyoruz; kent yoksullarına ya da kısmen köylülere dayanan sol hareketlerde de benzer bir durum söz konusu. Onlar da sınıf zeminlerini yitirdi. Türkiye’deki sol parti ve gruplar, artık ağırlığını gençlerin oluşturduğu, kent merkezlerindeki ‘yaşam alanları’na sıkışmış, yarı-aydın çevreler haline küçülmüş durumda.

Bu anlamıyla Türkiye solunun kültürel bir varoluşa sıkıştığını söyleyebiliriz. İşçi sınıfı içinde, küçük de olsa bir yer tutamayan, ‘kültürel solculuk’ cenderesine sıkışan solun herhangi bir ‘yaptırım gücü’ kalmadı. Yani sol, sendikalara hakim değil, grev örgütleyemiyor, yer yer rol aldığı işçi direnişlerine ise, mücadelenin dengelerini kollamayan tutumuyla ve ‘reklamcılık’ hevesiyle faydadan çok zarar veriyor…

Grev gücü olmayan bir solun, yaptırım gücü yoktur. Yaptırım gücü olmayanın ise, cılız bir protestoculuk hali ile, büyük güçlerin yedeği olma hali arasında salınıp durması kaçınılmazdır. Kimi zaman AKP’nin, kimi zaman CHP’nin, kimi zaman ise PKK’nin vitrinine oturttuğu sözde ‘sol’ figürlere rastlıyor oluşumuz bundandır. Hiçbiri işçi sınıfının parçası değildir; kendini işçi sınıfının tarihsel mücadelesine yabancı vitrinlerde sergileyen, kendinden menkul bir ‘solculuk’ hali gelişmiştir.

Acıdır ama durum tam olarak budur.

Sınıf çıpası olmayan, her yere savrulur. Geçmişte AKP’nin vitrine koyduğu ‘Yetmez Ama Evet’ amigolarının yerine, bugün onların tam zıddı olan Perinçekgillerin oturmuş olması tarihin acı bir cilvesi değil, sınıfsız solculuk halinin bir sonucudur. Bir bütün olarak Türkiye solunun kimlik siyasetine hapsolması da aynı sınıfsız solculuk halinden kaynaklanmaktadır. Öyle ki, ‘komünistlik’ bile bir kimliğe dönüşmüştür ve o ‘komünist’ kimliği işçilerden bağımsız, işçi sınıfının üzerinde, havada asılı bir balon gibi uçuşmaktadır.

Oysa Devrimci Marksist hareketin tarihsel hedefi, işçi sınıfının iktidarı fethidir. Devrimci parti, kendisini işçi sınıfının bir parçası olarak örgütlemekle, işçilerin iktidar organlarının yaratılmasına öncülük etmekle yükümlüdür. Eğer sol devrimcilik Türkiye’de yeniden tarihsel bir önem kazanacaksa, bu ancak işçi sınıfının bir parçası haline gelmesiyle başarılacaktır.

Solun etkinleşmesinin başkaca, ‘kestirme’ bir yolu yoktur. İşçi sınıfı içinde örgütlenen, işçilerin dertlerini kendi derdi olarak sırtlayan, kendini işçi sınıfının bir parçası olarak inşa eden yeni bir sol devrimcilik anlayışı yerleşmelidir. Hepimizi meşakkatli bir süreç beklemektedir.

Türkiye bir çıkmaza girdi. İktidarı gasp etmiş bir örgütlenme ile karşı karşıyayız. 7 Haziran 2016 seçimlerinde yenildiler, ülkenin dört yanında bombalar patlamaya başladı; hükümet kurma görevini AKP dışında bir partiye vermediler, seçimleri tekrar ettiler ve şaibeli 1 Kasım seçimiyle iktidarda kaldılar. Yine hileli bir referandumla ‘başkanlık’ sistemini getirdiler. Darbe girişimini bahane yapıp ‘padişahlık’ gibi bir rejim kurdular.

Tepeden tırnağa kendilerine bağladıkları devletin gücünü kullanıyorlar. Yandaşlarını örgütlüyorlar. Silahlı gruplar kuruyorlar. Bir menfaat çarkı yarattılar. Halkın çoğunluğunu baskı altına alarak, o menfaat çarkını sürdürüyorlar. Dini kullanarak, dindar insanların gözünü boyuyorlar ama çikolata kutuları içinde dolaştırılan rüşvet paralarıyla kendilerine muazzam bir servet yarattılar.

Emekçiler ağır sömürü altında. Genç işsizliği hiç olmadığı kadar büyük oranlara ulaştı. Gençler kendini çaresiz hissediyor. Yozlaşma yayılıyor. Uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık, gasp, cinayet, Türkiye tarihinin en üst seviyelerine ulaştı…

Bu durumdan ‘normal’ yollarla çıkmamız mümkün değil. Yani iktidarı gasp etmiş olan menfaat örgütlenmesinin seçimlerle başımızdan gitmeyeceği ortada. Her seçime türlü hileler karıştırıyorlar, yetmediği zaman devletin de imkanlarını kullanarak, zorbalığı devreye sokuyorlar. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlık referandumu gecesi ‘silahlı gruplar’dan korkarak YSK’ya bile gidemediğini hatırlayalım.

Çıkış sadece ve sadece işçi sınıfının ellerindedir. Hırsızların ve AKP devrinde servetlerini kat kat artıran patronların karşısına ancak örgütlü işçiler dikilebilir. ‘Metal Fırtına’yı hatırlayın! Patronların dizleri titremişti. Herkese heyheylenen Tayyip Erdoğan hiç sesini çıkaramadı.

Son olarak ocaktan çıkmama eylemi yapan Zonguldaklı madencileri hatırlayın! İki gün içinde iktidara geri adım attırdılar.

Bunlar sarı sendikacılara, inanılmaz baskılara rağmen gerçekleşti. Örgütlülüğün tüm işçi sınıfına yayıldığını, sendikaların temizlenip ayağa kalktığını, işçi sınıfının kendi partisini yarattığını düşünün… Her değeri üreten, yaratan emekçiler, ülkenin geleceğini pekala belirleyebilir. Memleketi ve dünyayı ancak örgütlenmiş işçi sınıfı kurtarabilir.

İşçi Sözü bu büyük davaya katkıda bulunmak için yayınlanıyor. Gerekirse iğneyle kuyu kazarak işçi sınıfı iktidarı hedefine doğru ilerleyeceğiz.

Nihayet asgari ücret açıklandı. Türk İş Başkanı Ergün Atalay; açlık sınırı olarak belirlenen net 1893 lira teklifinde bulunmuştu. İyimser bir beklenti yaratsa da sonuç başkanın istediği gibi olmadı. 1603 lira olarak açıklandı. Ama başkan Ergün Atalay sonrasında öyle bir açıklama yaptı ki ne işçiye ne de hükümete yaranabildi.

Sendika Başkanı, “Yapacak bir şey yok” dedi, topu taca attı. “Asgari ücret kabul edilebilir değil ama hayırlı olsun demekten başka bir şey yapamayız.”

Yapacak bir şeyiniz yoksa, kabul edilebilir de değilse istifa edin, ayrıcalıklarınızı bırakın ve sevdikleriniz ile vakit geçirin. Mücadele kaçkını tutumunuza bakılırsa işçileri ve onların haklarını savunmaktan zevk almadığınız belli.

Peki, Cumhurbaşkanı ne diyor asgari ücreti beğenmeyenlere? “Dün açıklanan asgari ücreti beyefendiler beğenmiyor. Şimdi ben milletime söylüyorum, 2002 yılında hükümete geldiğimizde asgari ücret 184 liraydı. Biz bunu geçen yıl 1404’e çıkarmıştık. Şimdi ise 14,3 artışla 1603 liraya çıktı. Eline diline dursun ya, nereden nereye!”

Rahatsızlığı gidermek için devreye Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu devreye girdi ve utanmadan kameralar önünde asgari ücretli işçinin 42 maaşı ile araba alacağını söyledi. 42 maaş tam 3,5 yıl 1277 gün yapıyor. Tıpkı, “Tuvalet ücreti 1 milyondu, şimdi ülkeyi nereden nereye getirdik” açıklaması gibi.

Peki, başbakan yardımcısı Hakan Çavuşoğlu aldığı maaşın 9,5 asgari ücret ettiğini biliyor mu? Kendisinin aynı arabayı almak için aç susuz kaç ay beklemesi gerekiyor?

Ama suç bizde! Biz konuşturuyoruz bunları başımızda. Asgari ücret öncesinde her şeye laf yetiştiren bizler, asgari ücreti gündeme taşımak için öncesinde bir araya gelip kampanya yapamadığımız, yapmaya çalışanlara yüz vermediğimiz için. Sonrasında konuşmak haliyle  kolay.

Bir diğer müjde ise taşeron işçi yasası idi. KHK’sı diyelim. Tartışmaları işçinin gözünden kulağından tepkisinden kaçırmak için KHK ile düzenleme yoluna gidildi. Hayırlı olsun diyelim. Ama yetmez. Anlamadığımız bir iki şey var…

Bİr: İşçinin taşeronda çalıştırıldığı döneme ilişkin açmış olduğu dava ve/veya icra takiplerinden feragat etmesi. İki: İşçinin kadroya alınması karşılığında geçmişe dönük bir hak ve alacak talebinde bulunmayacağını beyan etmesi…

Şimdi bu düzenleme kime yarıyor? Ya da, hepimizin bildiğini hükümet saklamıyor. Sizin değil patronunuzun yani kendi deyimleri ile alt işverenlerinizin yanındayız. 2 Ocak itibari ile başvurular başladı.

Neyse taşeron şovu sürerken yalpalamalar da geliyor. Hasta kızın ceplerine para sokmaya çalıştıkları gibi nankörlükle de suçlandık.

“Ne kadrosu yahu çalışıyorsunuz işte!..”

‘Beyefendi’ olduk ama ‘elimize dilimize’ dursun!

Ellerimiz kavuşsun birleşsin, dilimizde taleplerimiz yankılansın. Yeni yılda yeni bir dünyayı kuralım. Yıkalım bu köhne düzeni, yok edelim insanın insana kulluğunu!..