Vardiya

Türkiye bir kez daha sonucu dahil her parçasını bizzat Saray’ın hazırladığı bir seçime sürükleniyor. 2013’te Gezi’den bu yana maruz kaldığımız seçim silsilesinin son parçası 31 Mart’ta. Bir kez daha devletleşmiş bir partinin ele geçirdiği tüm kurumlarla, medya organlarıyla seçimleri yönlendirişini ve buna ortak olan muhalefet partilerinin sonuca dünden razı oluşunu izlemeye hazırlanıyoruz. Saray her tıkandığı yerde iktidarının meşru olduğunu kanıtlama arayışıyla sandığa giderken, cevap üretemeyen basiretsiz muhalefet partileri birbirleriyle rant ve sağcılaşma yarışına girerken, bu ülkenin sokaklarında gündem başka…

YOKSULLAŞIYORUZ!
Sandıklara yansımasından korktukları ve türlü dolaplarla hasır altı etmeye, 1 nisan sabahına ertelemeye çalıştıkları ekonomik kriz pazardan mutfaklara, cüzdanlardan faturalara her yerde.

Asgari ücret zammı öncesinde çeşitli hesap oyunlarıyla düşük göstererek halkı yanıltmaya çalıştıkları enflasyon rakamları yeterince düşmemiş olacak ki, TÜİK yetkilisini görevden almaya kadar vardırdılar işi. Şaibeli rakamlarla halka reva görülen asgari ücrette dörtte bir oranında artış iken yağan zamlar çoktan aradaki farkı sildi de geçti bile. Yıllarca uğruna alınteri döktükleri emekli maaşları asgari ücretin yanına dahi yaklaşamayan emeklilerse kara kara düşünüyor. Ay sonu gelmiyor. Geçinemiyoruz.

Ülkede şaibeli işsizlik rakamlarına göre her 10 kişiden 1’i işsiz. Her 4 gençten 1’i ne çalışıyor ne de okula gidiyor. Neredeyse her 3 genç kadından 1’i işsiz. Fakat son 4 haftada iş aramayan, iş bulma ümidini yitirenlerle beraber bu rakamlar iki katına dek ulaşır. Yaşamak için iş bulamıyoruz. Çalışamıyoruz.

Pazarda, markette her yerde artan fiyatlarla beslenemiyoruz. Türkiye dünyada yetersiz beslenmenin yüksek olduğu ülkelerden biri haline geldi. Yetersiz beslenme yalnızca açlık değil, sağlıklı ve dengeli beslenememektir. Halkımız bayramdan bayrama et yüzü görürken, pazarlarda sebze meyve fiyatları uçarken, zamlarla hızla açlığa mahkum edilmek üzere. Beslenemiyoruz.

Halkın borçları kat kat artarken, Saray’ın kendine bonkörlüğü faturalarımıza yansıyor. Ailemizle başımızı sokmak için soğukta oturduğumuz evlerimize yüksek kiralar öderken Saray 1500 odasıyla tek adama tahsisli. Barınamıyoruz.
Fakat hepsinden öte, yaşayamıyoruz!

ÖLÜYORUZ!
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) 2018 yılında 1923 işçinin iş cinayetlerinde katledildiğini açıkladı. Böylece 16 yıllık iktidarında 22 bin 500’den fazla iş cinayetinin altında saray iktidarının imzası var. En az 67’si okul sıralarında olması gerekirken çalışmak zorunda bırakılan çocuklar. 110’uysa yerinden yurdundan kaçarak izbe merdiven altlarında karın tokluğuna çalıştırılan göçmen işçiler. Yine biliyoruz ki her 1 iş cinayeti başına 6 kat fazla meslek hastalığına bağlı ölüm meydana geliyor.

Büyüyen Türkiye masallarının görünmeyen yüzü budur: 16 yılda 155 binden fazla işçi ölümü. Önlenebilir ama göz yumulan ölümler. “Aynı gemideyiz” diyenler alınterimizle yaptıkları servetlerini kaçırırken biz göçmen işçilerle beraber ölmeye devam ediyoruz. Yerel seçimlerde belediyelerde aday pazarlıkları sürerken ölmeye devam ediyoruz!.. Son iş cinayetinde, Tuzla tersanesinde çıkan yangında yine iki sınıf kardeşimizi patronlara kurban verdik.

ÇÖZÜM İSTİYORUZ!
Türkiye, devlete çöreklenmiş ve mafyalaşmış bir iktidarın altında şaşkın bir halde. Bu ülkenin gençleri kitleler halinde ülkeyi terk etmeye çalışıyor. Toplumsal kurtuluş ümidini kaybeden herkes kendini kurtarmaya çalışıyor.
Bu durum daha kötü bir hal alacak. Yılları betona ve ranta gömen Saray politikaları iflas etti. Saray’dan yönetilen bir ülkede hiçbir yer güvenli ve huzurlu değildir. Bu kargaşadan tek tek paçayı kurtarma imkanı yok. Bir çıkışa ihtiyaç var.

Bu ülkenin devrime, dolayısıyla devrimci partiye ve örgütlenmeye ihtiyacı var. Önümüzdeki en önemli ödev, saldırılara karşı direnmenin ve devrimci bir çıkışın mevzisini, devrimci partiyi inşa etmektir.

Felakete sürüklenen bu ülkenin başkaca bir çıkışı, başkaca bir çözüm alternatifi yoktur…

“Batı Pennsylvania’da Johnstown’da çelik işçileri büyük bir grev yaptı. İşverenler, işçi direnişini kıran ve epey işe yarayan yeni bir yöntem denedi. Hem de fedai mangalarına ve şiddete başvurmadan. Bu kaba yöntem artık işe yaramıyordu; fakat propagandanın daha etkili ve zarif yolları vardı. Parlak fikir, halkı, grevcilerin topluma ve ortak çıkarlara zarar veren bozguncular olduğuna inandırmanın yollarını bularak onların aleyhine döndürmekti…”
Medya Düzeni, Noam Chomsky

11 Ocak itibari ile İZBAN olarak bilinen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir Metro A.Ş.’deki toplu iş sözleşmesi görüşmeleri anlaşmayla sonuçlandı. 449 personeli ilgilendiren toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde taraflar ‘yüzde 25 zam’ konusunda uzlaşmaya vardı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkililerinin Türk-İş’e bağlı Demiryol-İş Sendikası İzmir Şubesi yöneticileri ile gerçekleştirdiği toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde seyyanen 700’er TL ve 106 gün ikramiye konusunda da anlaşılarak Toplu İş Sözleşmesi’ne imzalar atıldı.

HER İSTEYEN HER İŞYERİNDE GREV YAPABİLİR Mİ?

Bir işyerinde grev olabilmesi için öncelikle o iş yerinde işçilerin yarıdan bir fazlası aynı sendikaya üye olmalı ve o sendika çalışma bakanlığından yetkiyi almalıdır. Yetkiyi alan sendika işvereni görüşmeye çağırır. Önceden toplu sözleşme yapılmış ise toplu iş sözleşme süreci herkes tarafından bilinmektedir. Belirlenen yer ve tarih zamanında görüşmeler başlar. Bu görüşmeler en fazla 60 gün sürebilir. Anlaşma sağlanırsa bir sorun yok. Ama anlaşma sağlanmamışsa artık grev telaffuz edilebilir hale gelmiştir. Uyuşmazlık metni yetkili makama iletilir. Daha sonra bir uzlaşma heyeti tayin edilir ve 15 gün içinde tarafları uzlaştırmayı dener. Yine uzlaşma sağlanamadıysa tarafların isteği üzerine bu süreç bir 6 gün daha uzatılabilir. Bu süreç sonunda (15+6 ) günün sonunda üç gün içinde uzlaşma heyeti taraflara durumu tebliğ eder. Yetkili sendika 60 gün içinde grev kararı alır ve hem işçilere hem karşı tarafa hem de halka durumu ilan eder.

Grev kararı alındıktan sonra 6 gün içinde grev oylaması kararı alınır ve grev oylaması yapılır. Eğer işçilerin çoğu grev yapmak yönünde oy kullanmazsa gev yapılmaz. Eğer grev yönünde karar çıkarsa tekrar işverenle bir görüşme başlar ve 15 günlük bir süreç daha yaşanır. Hâlâ uzlaşma yoksa grev oylamasından itibaren 60 gün içinde grev tarihi alınır. Grev tarihi 6 gün öncesinde işverene bildirilir.

Bu kadar uzun bir süreçtir grev süreci…

Bunu niye mi diyoruz? Bazı aklı yayalar her grevin ardından komplo vb söylemleri üretiyor, “Bu süreçte grevin olması tesadüf mü?” diye. Hayır, tesadüf olan, grevin başladığı günlerde yaşanan siyasi süreçlerin grev zamanına denk gelmesidir!

GREV İNSANLARI MAĞDUR ETMEK İÇİN Mİ YAPILIR?

Aslında grevin adı bile patronlar için ürkütücüdür. Çünkü grev varsa üretim durur ve kâr oranı düşer. Malını yetiştiremez. Geçtiğimiz yıl grev ilanı asıldıktan sonra işçilerin taleplerini kabul etmek durumunda kalan iş yerleri ile karşılaştık. Grevin adı bile yetmişti

İzmit ve Adapazarı’ndaki Goodyear, Brisa ve Pirelli lastik fabrikalarında 14 gündür süren ve 4 bin işçiyi ilgilendiren grev, Avcılar’da Gripin işçilerin greve çıkması… Öyle ki Konya’da bulunan Sağlan Kale Umumi işyerinde Nakliyat-İş’e üye işçilerin talepleri grevin ilk iki saatinde kabul edildi. Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde faaliyet gösteren Tatmetal Çelik A.Ş.’de grev işçilerin kazanımı ile sonuçlandı… Örnekler çoğaltılabilir…

Tabii özel işletmelerde grev süreci patronu zorlarken kamuda bu iş pek böyle olmuyor. Grev sonucu olan zarar, kamu kaynakları ile karşılandığı için kamu yöneticileri uzlaşma konusunda pek de tutarlı, istekli davranmıyor. İZBAN grevi yaklaşık 400 bin insanı etkilerken sorumlular suçu ha bire işçilere attı.

Aliağa Selçuk arasında 40 istasyonla 136 km bir hatta işleyen İZBAN’da yaklaşık günde 400 bin yolcu taşınırken oluşan görev zararı işçilerin taleplerinin oldukça ötesine geçmişti. Öyle ki Demiryol İş subesinin hesabına göre İZBAN’ın 6 günlük görev zararı işçilerin bir yıllık taleplerine denk düşüyor.

Kamu hizmetlerini yürüten kurumlar çeşitli taşeronluk ilişkileri ile hizmet yürütürken, vatandaş memnuniyeti yanında işçilerin de memnuniyetini sağlamak zorundadır. Kamu ya da özel sektör, fark etmez, işçiler her zaman haklıdır. Kamu kaynaklarını yağmalamıyorlar, yağmalayanlar usulsüz ihaleler dağıtan, garip sponsorluk ilişkileri geliştiren, üstelik hiç uğraşı olmayan alanlarda faaliyet yürütmeye çalışan kamu yetkilileridir.

Yüzdelik zamlara maruz kalan işçiler kimseyi mağdur etmiyorlar, asıl mağdur kendileridir emeklerinin karşılığını alamıyorlar. Bugün grev yapan işçiyi sırf konforlu ulaşım hizmeti alamadı diye küçümseyen onun bunun taşeronu diyen zat önce kendi vergisinin nereye harcandığının hesabını sormalı, sorsun.

GREVİ KIRMAK, GREVİN KIRILMASINI TEŞVİK ETMEK EN ADİ SUÇ MUDUR?

Grev gözcülüğü tamamen anayasal bir süreçtir ve grevin yürütülmesinden sorumludur. Oysa bizzat işveren tarafından grev kırılmaya çalışılır.

İzmir halkı Tarık Akan’ın ‘Grev Haktır’ grev gözcüsü önlüğü ile olan fotoğraflarına alışıktır. Yine Tayyip Erdoğan bile gençliğinde bu önlüğü giymiştir. Bu önlük onurdur. Onlarca ailenin ekmek mücadelesinin sonucu, onun grev alanındaki tutumuna bağlıdır.

PEKİ İZBAN’DA GREV NASIL GERÇEKLEŞTİ?

Aylar öncesinden grevin olacağı belli olmasına rağmen anlaşma konusunda hiç çaba sarf etmeyenler grevi kırmak için her yolu denediler. Önce TCDD emekli makinistleri getirip dört tren seti ile sabah ve akşam seferleri yaparak grevi kırmayı denedi. Mahkeme, taşeronlar tarafından sefer yapılmasının iş güvenliği açısından tehlikeli olduğunu belirterek bu seferleri durdurdu.

Belediye ise kendisine bağlı Eshot, İzulaş ve İzdeniz’e bağlı araçları kullanarak grevin önüne geçmeye çalıştı. Ama nafile işçilerin kararlılığı her şeyin ötesindedir.

GREV SİYASİ MİDİR?

Meclis Başkanı’nın, “Seçimler siyasi faaliyet değildir” dediği bir dönemde grev niye siyasi faaliyet olsun ki?! Grev bir hak alma mücadelesidir. İşçinin son çabasıdır. Düşük ücrete, ayrımcılığa karşı, iş güvenliği ve sağlığı, insanca bir yaşam için verdiği son mücadeledir. Nerede bir grev çadırı varsa gidin oturun destekleyin, çaylarını için halaya durun. Olmadı sağa sola anlatın, dayanışma gösterin, imkânınız varsa boykotu örgütleyin.

Greve ‘siyasi’ yakıştırmasını yapan patrondur. Böyle yaparak işçileri birbirine düşürür. Birliğini bozar. Her patron işçilerin örgütlülüğünden korkar.

İZBAN’da ise olan, “Yerel seçim öncesi CHP’li belediyeye karşı bir algı oluşturuluyor” kampanyası yürütülmesiydi. Yukarıda da değindik, grevin yerel seçime gelmesi tesadüf değil, tesadüf olan yerel seçimin greve denk gelmesidir. Madem böyle korkunuz var işçilere hakkını vereceksiniz.

Ama illa siyasidir diyecekseniz siyasidir. Grev esnasında işçiler kimin kim olduğunu görür. Kimler grevi destekler, kimler kırar, kimler destek ziyaretine gelir. Sahi ana omurgası CHP’li belediyelerde çalışan işçilerin delege pazarlığı üzerine seçilen DİSK ve Genel-İş işçileri ziyaret etmiş midir? Yoksa grev esnasında grevin karşısında yer alan Aziz Kocaoğlu’nu mu ziyaret etmişlerdir?

Kısaca her grev siyasi içerik taşır çünkü bir okuldur. İşçi, sınıfını fark eder. Yoksa hangi durumlarda öğrenebiliriz Gebze kaymakamının tehlike oluşturduğu gerekçesi ile FLORMAR önünde direnişte olan kadın emekçilerin ısınmak için yaktıkları sobaların yasaklamasını. Kolluk güçlerinin kimden yana, medyanın nasıl patronu akladığı haberlerini.
Öte yandan, sırf siyasi grev de ilan edilebilir. Umarız o günlere tez zamanda kavuşur, genel grev ile 15-16 Haziran’ın büyük madenci yürüyüşünün izinden, emeklilik reformuna karşı görkemli direnişin, “Çankaya’nın şişmanı işçilerin düşmanı” sloganlarının günlerine dönebiliriz. Çok da zor değil sadece kuşanmak gerek anlımızdaki asil terin gücünü.

İŞÇİLER YÜKSEK ÜCRET Mİ TALEP EDER?

Bu efsanedir. TÜİK rakamları, enflasyon oranları bellidir. Kimine göre yüksek olan ücretler kimilerine göre düşüktür. İşçinin ücretine bakmak cambaza bak oyunudur. 2200 -2500 TL ücret alan İZBAN işçisi yüzde 25 zamma imza atmıştır. Enflasyon kaç oranında, söylemeye gerek var mı? Pazarda patates 4, pırasa 4 lira. Ispanak 8,5!
Sefalet koşullarında yaşayan milyonlarız ve bu rakamlar bazılarına göre imrenilecek rakamlar olabilir. Yoksul mahallerinde yaşadığımız için zengin semtlerinde villalarda yaşayanlardan haberimiz yok. Sahi onlar ne kadar ücret alıyor? Abdülhamit dizisinde oynayanlar, kamu kurumlarına atanmış hiçbir sıfatı olmayıp yönetim kurulu üyeliklerinden gelir elde edenler? Milletvekilleri, müteahhitler, ihale kapanlar verenler komisyoncular sahi ne kadar kazanıyordur?

Bu arada vergi yine bizim sırtımızda. Siz hiç işçiye teşvik verildiğini gördünüz mü? Ah bir Kobi sahibi olsaydık ne teşvikler, ne vergi indirimleri, ne kolaylıklar!..

Düşük ücret bir sorundur ve bu sorunu ancak birleşerek örgütlenerek, Suriyeli ya da Orta Asyalı kardeşimizle el ele vererek aşabiliriz. Herkese yoksulluk sınırının üstünde bir ücret vazgeçmeyeceğimiz talep. Bu arada ücreti hükümetin değil, emek örgütlerinin belirleyeceği komisyon tespit etmelidir.

GREV YASAKLANABİLİR Mİ?

Tabii ki. Hükümet kimdir? Sonuçta her devlet nihayetinde bir sınıf diktatörlüğünün aygıtıdır. Karar verilmiş veya başlanmış olan kanuni bir grev genel sağlığı veya milli güvenliği bozucu nitelikte ise Bakanlar Kurulu bu uyuşmazlıkta grevi bir kararname ile 60 gün süre ile erteleyebilir. Metal grevi, Şişecam grevi, Soda grevi milli güvenliğe aykırı ilan edildi, bakanlar kurulu kararı ile. OHAL ne için ilan edilmişti? İZBAN grevi de üzerine her iki parti tarafından yapılan onca polemikten sonra otuzuncu gününde Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla iptal edildi.

İŞÇİLER GREVE GÜLE OYNAYARAK HALAYLAR İLE Mİ ÇIKAR?

Görünüşte öyledir. İşçi morallidir. Grev aşamasına gelene kadar çok badire atlatmıştır. Grevin ilk günü, ikinci günü gelen çok olur; dayanışmalar, sizinleyiz, aslansınız yaşasın dayanışmamız tam bir şenlik.

Ya sonrası? O biraz da bize bağlı. İşçi işçiyle dayanışmalı. Grev dayanışma komiteleri oluşturmak gerek, destek olmak gerek.

İşçi greve çıkarken kafasında onca sorun var. “Acaba ne olacak? Kazanılacak mı? Lokavt mı ilan edilecek? Sendika yeterince destek olacak mı?” Uzun sürerse ücret alamayacak. Yevmiyesi kesilecek. Ödemeleri duracak. Borç artacak. “Bir ayın sonunda sendika grev sandığından para ödeyecek mi? Öderse ne kadar öder?”

Bu ülke sırf işçilere grev fonundan ödeme yapmamak için 29. gününde biten grevleri de yaşamıştır! Soğukta bekleyecek, polisin zorunu görecek…

Ama yine de yaşasın grev!

Kadınlar sokakta, düzenin emekçileri ve yoksulları vatandaş olmaktan çıkarıp kul yapma çabası en önce ve en çok kadınları hedef alıyor. Sendikalaştıkları için işten çıkarılan ya da kölelik koşullarında çalıştırılan işçiler direniyor. Ekonomik krizin sonuçlarına isyan eden yoksul halk otobüste, çarşıda, pazarda yüksek sesle söyleniyor.
İktidar bütün mücadelelere acımasızca saldırıyor. Kadınlar sokaklarda dövülüyor, direnen işçiler tutuklanıyor, sokakta söylenen ya da sosyal medyada iktidara öfke kusan insanlar sabaha karşı evlerinden alınıyor. AKP, yarattığı sömürü ve baskı düzenine karşı sesini yükselten herkesi “HAİN” ilan ederek, eziyet ederek bastırmaya çalışıyor. Pek çok durumda başarılı da oluyor.

Peki niye?

Emekçilerin örgütleri olması gereken sendikalar bürokratlaşmış, o bürokratlar iktidarın önünde el-pençe-divan duruyor, işçilerden kesilen aidatlarla zenginleşiyorlar. İşçi mücadelelerini birleştirecek, işçilerin söz hakkı olan bir örgütlenmemiz yok. Mücadelelerimiz dağınık kaldığı sürece yenilmeye mahkumuz.

Bu sorunu çözmeliyiz.

Direnen işçilerin tabandan koordinasyonunu sağlayacak bir örgütlenme biçimi yaratarak işe başlayabiliriz. Dayanışmayı sağlamak, birbirimizi savunmak için harekete geçelim.

Bu konuda hepimize büyük sorumluluk düşüyor. Kendisini işçi sınıfı hareketinin bir parçası sayan her sosyalistin öncelikli görevi de bu sürece katkıda bulunmak olmalıdır.

Çünkü mücadele halindeki işçiler her türlü yapay bölünmeyi aşmakta, ekmek kavgasında buluşmaktadır. Ülkemizin içine sürüklendiği karanlıktan çıkmamızı sağlayacak tek formül işçilerin bu birliğidir.

Uzun zamandır, herkesin görüp de görmezden geldiği, kulak tıkadığı bir direniş yaşanıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İzenerji şirketinde çalışırken “kadro” ve “geriye dönük ilave tediye” davası açtıkları için 250 işçi işten atılmıştı. “İşimizi, ekmeğimizi istiyoruz” talebi ile altı işçi direnişe başlamıştı; gelinen aşamada direnişçi işçilerden Mahir Kılıç ve Konak direnişçileri eylemlerini büyük inat ve coşkuyla sürdürüyorlar.

Atılan işçilerin durumu konusunda kör, sağır, dilsiz kalan DİSK-Genel İş şubesi, patrona danışmanlık yapıp işçilerin disiplin nedeniyle işten çıkarılması gerektiği aklını verdi ve temize çıkarmaya çalıştı. Mahir için “amirine saldırdı” iddiası ortaya atıldı. Biz Mahir’e inanıyoruz. “Amirime saldırmadım” diyorsa saldırmamıştır. Sırf koltuk sıcaklığını kaybetmeyelim, belediye ile uğraşmayalım diyen sendika bürokratçıklarına inanacak değiliz.

Mahir’in işi, ekmeği ve onuru için için tek başına girdiği açlık grevi eylemi yüz yirmili günleri geride bıraktı. İzmir’in CHP’li belediyesi ve baştan beri, “Taşeron işçisinin sorununu ben çözeceğim” diyen, kendini iktidar alternatifi sanan CHP parti merkezi bu işi çözemiyor. İşçiler ile doğrudan konuşmak yerine dedikodu üretir durumdalar.

Peki DİSK çevresinde öbeklenmiş siyasi muhataplar?.. Onlar da işçilerin farklı örgütsel aidiyetleri ve politik duruşları olduğunu düşündükleri için sessiz kalıyor. Ortada utanç verici bir suskunluk var!..

Direniş dört ayı geride bıraktı. Durum ortada. İşverene, sendika bürokratlarına ve CHP’nin ikiyüzlü “işçi dostu” görünümüne karşı, koşulsuz olarak, işleri ve onurları için direnen Mahir Kılıç ve arkadaşlarının yanındayız.

İşçilerden Seval Gündüz’ün söylediklerini herkes duymalıdır:

“İşimden atıldığımda sudan çıkmış bir balık gibi oldum. Çünkü ekmeğimi aşımı kazandığım bir hayat yaşıyordum ve haksızlığın bu kadarı çok fazla geldi bana. Şu anda bir işsizlik maaşım var ve Nisan ayından sonra o da bitiyor. Bu benim için büyük bir yıkım. Biri 5, biri 12 yaşında iki çocuğum var. Çocuklarım her gün eve gittiğimde beni alkışlayarak karşılıyor. Düzenli olan bir yaşantının yıkılmasıyla kaybettiğim gücü sadece direnmenin bana geri getirebileceğini düşünüyorum. Ben direnerek işimi kazanacağım. Başka bir alternatifim yok…”

Başka alternatifimiz yok. Direneceğiz. Sağcısına da, “solcu”suna da, AKP’lisine de, CHP’lisine de… Avantacı sendika bürokratlarına da…

Her yeni kanunla, her yeni KHK’yla işçi sınıfının hakları biraz daha tırpanlanıyor, her özelleştirmeyle bu ülkenin kasasından işçinin payına düşen hızla yok oluyor. Emeklilik, sağlık, haftasonu izinleri, çalışma güvencesi, işçi sağlığı ve iş güvenliği, bilimsel ve laik eğitim ve daha niceleri… Ağır bedeller ödenerek kazanılan haklar ardı arkası kesilmeyen saldırılarla yok ediliyor. Alınteriyle yaşamını sürdüren milyonların geleceği kanun kanun gasp ediliyor.

Kapitalizm yıllarca yeni pazarlara saldırdı, özelleştirmelerle ülkelerin birikimlerini yok pahasına yuttu, ülkeleri üretim bantlarına, dünyayı koca bir fabrikaya çevirdi. Sonunda kapitalizm bugünü tüketti, şimdi yarına saldırıyor. Sömürünün yetmediği yerde doğayı talan etmeye, kaynakları ve toprakları yağmalamaya başladı. İşçi sınıfını yeniden kölelik derecesinde çalışmaya mahkum etti. Kadın ve çocuk emeği yeniden hızla artan bir oranda sömürüye açıldı. Ucuz emek küresel şirketlerin kârlılığını artırmanın baş hedefi artık. Bu sömürü ve talan düzenini beslemek için dünyanın dört bir yanında gericilik ve ırkçılık besleniyor. Piyasacı ve emperyalizmle sarmaş dolaş iktidarlar Güney Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Uzak Asya’ya her yerde…

Emperyalizm her dağın altına, her denizin dibine ve nehre ulaştı. Toplumun geneli yoksullaştı ve işçileşti. Toplumun genelinin işçileşmesi tek bir anlama gelir, artık kavga sadece “biz ve onlar”dan ibarettir. Biz üreten milyonlarız, onlarsa tüketen bir avuç asalak.

İşçi sınıfı bugün gericilikle aldatılmış, yoksulluk ve işsizlikle korkutulmuştur. Sahip olduğu fakat bilmediği haklar gasp ediliyor birer birer. Alınteriyle yaşayan milyonlar bir çok konuda hemfikir olmayabilir ama uzlaştıkları ve kavgasını verecekleri biricik şey “emek”leridir. Biz de buradan başlıyoruz. Bu gidişata son vermenin yolu bugün “Dur!” demekten geçiyor. İşçi sınıfı haklarının parça parça çalınmasına karşı çıkmak için önce temel haklarını öğrenmek zorunda. Bizlere gelecekten düşen pay “Karın tokluğuna kölelik”se önce sahip olduklarımızı öğreneceğiz. Dünya çapında milyonların ucuz emek orduları haline getirildiği bir düzende yeni patlamaları bu ordular gerçekleştirecek.

İşçi sınıfının büyük kavgası her yeni gasp edilen hakla, her yeni fazla mesaiyle ve her iş cinayetiyle yaklaşıyor. Hepimiz bu kavgaya bulunduğumuz noktada güçlenerek hazırlanmalıyız. Örgütlenmeli ve bilinçlenmeliyiz. Mücadele her adımında örgütleyici ve öğreticidir. Mücadeleye sahip olduklarımızı korumakla, bir adım geri adım atmamakla başlayalım.

Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünde, Zonguldak maden işçisi direnişe geçti! Özelleştirmeye karşı başlayan direniş, Amasra başta olmak üzere Zonguldak dışındaki ocaklara da yayıldı. Madencilerin direnişi AKP hükümetini uyutmadı; sabaha kadar sendikacılarla görüşen hükümet yetkilileri, madencilerin taleplerini kabul ederek, madenlerin özelleştirilmesi maddesini torba yasadan çıkardı.

Selam olsun madencilerin onurlu direnişine ve zaferine!

Zonguldaklı maden işçileri, güzel bir tesadüfle, Ekim Devrimi’nin başlangıcının 100. yılına denk gelen 6 Kasım günü TTK’nın özelleştirilmesine karşı ocaktan çıkmama eylemine başladı. Vardiyada ocakta olmayan madenciler de dışarıda eyleme destek verdi.

Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen torba yasa tasarısının, “Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ile Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ), uhdelerinde bulunan maden ruhsat sahalarını işletmeye, işlettirmeye, bunları bölerek yeni ruhsat talep etmeye ve bu ruhsatları ihale etmeye yetkilidir” şeklindeki 58’inci maddesi, Zonguldak’taki madencilerin tepkisini çekmişti. Genel Maden İşçileri Sedikası (GMİS), geçen cuma günü yaklaşık 4 bin madenci ile birlikte, kurumun özelleştirilmesinin önünü açan tasarıya basın açıklaması yaparak tepki göstermişti.

Madenciler, 6 Kasım itibarıyla tasarıya tepki için maden ocağından çıkmama eylemi başlattı. Kuruma bağlı müessese müdürlüklerine ait maden ocaklarında gece 24.00-08.00 vardiyasında çalışan işçiler, sabah mesaileri bitmesine rağmen yer üstüne çıkmadı. Gündüz 08.00-16.00 vardiyası için iş yerlerine giden madenciler, arkadaşlarının yukarıya çıkmaması üzerine ocak önünde beklemeye başladı.

GMİS Genel Başkanı Ahmet Demirci, sendikanın eylem kararı almadığını, işçilerin kendilerinin örgütlenerek böyle bir eylem başlattığını söyledi.

Hükümetle sabaha kadar süren görüşmeler sonucunda AKP iktidarı geri adım attı, özelleştirmenin torba yasadan çıkarılacağı teminatını verdi.

Maden işçilerinin irade göstererek başlattığı bu direnişi selamlıyoruz!

Özelleştirme kararının torba yasadan çıkarılması işçi sınıfının zaferidir, birleşen ve mücadele eden işçilerin gücünü bir kez daha göstermiştir!

Yaşasın madencilerin onurlu direnişi!

Yaşasın sınıf dayanışması!