YAKLAŞAN FELAKET

Türkiye hızla ekonomik bir felakete sürükleniyor. Saray iktidarı yıllardır sürdürdüğü ekonomi politikasıyla Türkiye’yi iflasın eşiğine getirdi.

Türkiye hızla ekonomik bir felakete sürükleniyor. Saray iktidarı yıllardır sürdürdüğü ekonomi politikasıyla Türkiye’yi iflasın eşiğine getirdi. Yandaş medya tarafından başarı olarak anlatılan 2002-2013 arası dönemde yaşanan ekonomik yağma günlerinde ülkenin tüm kamusal üretim gücü peşkeş çekildi, üretime değil tüketime, borçlanmaya dayalı bir ekonomi kuruldu. Bugün bu yalanın son demlerini yaşıyoruz. 24 Ocak kararlarıyla başlayan ve Saray iktidarıyla zirveyi gören “neoliberal ekonomi” politikalarının, yağma ve peşkeş çekmenin vardığı noktadayız.

Yaklaşan acı sona karşı önlemler deneniyor ama her biri geçersiz ve yetersiz kalıyor. McKinsey’le eşiğinden dönülen anlaşma veya Damat’ın müjdeli haberleri hep bu yangını geçiştirme çabası. McKinsey projesi, uluslararası piyasalarda işleyişine ve rakamlarına hiç bir güvenilirliği kalmayan Türk ekonomisine yabancı bir denetimcinin güvenilir sözünü ekleme çabasıydı fakat Saray’ın kendi çözümüne dahi tahammülsüzlüğü yalnızca yıkımı hızlandırmış oldu. Şimdi günlük hayatta tüketim mallarının fiyat artışını polisiye önlemlerle engellemeye çalışan bir iktidarı izliyoruz. Fakat zam tutuklanabilen bir şey olmadığı için onların da kafası karışık görüyoruz ki.
Türkiye’nin içinde bulunduğju kriz, küresel krizden bağımsız değildir. Gelişmekte olan ülkelerin tümü benzer süreçlerden geçmektedir. Fakat en ağır yıkımla karşı karşıya olan Türkiye’dir çünkü iktidar yıllar içinde bizzat yarattığı krizi hafif hasarla atlatma iradesinden dahi uzaktır. Saray iktidarının krize tek cevabı artan saldırganlığıdır, artan açgözlü iştahıdır.

Saray iktidarı ve çevresinde dizilen burjuvazi kendi yarattıkları krizin faturasını emekçilere kesmenin peşinde. Şaşalı biçimde açıklanan tasarruf önlemleri sarayın masraflarını, bürokrasinin lüks makam arabalarını kapsamazken; halk ameliyat dahi olamaz hale geliyor. Emekçi halkın onlarca yılda kazandığı haklarını yıllardır küçük küçük dişleyen iktidar, şimdi koca bir ısırıkla kıdem tazminatından, ücretsiz sağlık ve eğitim hakkına kadar her yana saldırmak üzere. İşsizlik fonundan para çekmeye başlarken kıt-kanaat geçinen bu halkın boğazındaki lokmayı dahi burjuvazinin sermayesine katmanın peşindeler. Tüm bunlara itiraz edenlerse Saray’ın inşa ettiği polis-yargı-medya üçlemesinin saldırısının hedefi oluyor. Direnişçi işçilerin yaşadıkları, özellikle Üçüncü Havalimanı işçilerinin firavunun kırbaçları ve nazilerin postallarının tehdidine benzer şekilde zorla çalıştırıldığı gerçeği gözümüzün önünde.

BANGLADEŞLEŞME
Türkiye 24 Ocak kararlarından bugüne kasıtlı biçimde adım adım tüm sanayi ve hammaddenin peşkeş çekildiği, ucuz emek cenneti haline getirilen, üretmeden yalnızca tüketen bir ülke artık. Geçmişte sayılı büyük ekonomi listelerine girmesine sebep olan borçlanmaya dayalı geniş tüketimin de sonuna gelindi. Düşmeye başlayan gelirlerle, borçlanmaya dayalı o eski göreli “bolluk” günleri geride kalacak. Türkiye’nin emperyalizmin ekonomik tablolarında pazardan öte, ucuz ve nitelikli emek cenneti haline gelerek “Bangladeşleşmesi” hiç de uzak değil. Bangladeşleşen bir Türkiye’nin emperyalizmin kâr-zarar cetvellerinde yeni hesaplara konu olması da hiç uzak değildir. Bu hesabın ve tehdidin son noktası toprak altındakilerin toprağın üstündekilerden kıymetli görülerek felakete savrulan Libya, Irak ve Suriye’dir.

Neyse ki o kadar bol bir kaynağın üzerinde değiliz..

İŞÇİLERİ BEKLEYEN TEHDİT: İÇ ÇATIŞMA

Ekonomik krizler sınıf içi ve sınıflar arası mücadelelerin arttığı dönemlerdir. Burjuvazi kendi sınıf içi mücadelesini veriyor; bankalarla şirketler arasındaki konkordato trafiği bunun göstergesi. Fakat esas tehlike işçi sınıfının kendi iç çatışmasında. İşçi sınıfı içerisinde çatışma, artan işsizlik ve düşen gelirle beraber ihbarcılık, grev kırıcılık veya daha kötüsü ırkçılık ve göçmen karşıtlığı üzerinden yaşanır. Bu gerilimler işçi sınıfının yüklüce bir bölümünü var olan siyasal taraflaşmada sağın güdümüne sürükler.

Böylece Türkiye yaklaşan ekonomik yıkım ve gittikçe artan siyasal baskılarla kırılganlaşarak patlamaya hazır hale geliyor. Saray iktidarının Türkiye’yi sürüklediği uluslararası siyaset fiyaskoları, küresel kriz ve bizim yerel felaketimizle birlikte ülkeyi ateşe sürüklüyor.

TEK ÇÖZÜM
Yaşanmaya başlayan ve artacak olan yıkımla beraber artan toplumsal huzursuluğu Saray iktidarı işçi sınıfını kendine karşı nefretle ve düşmanlıkla bölerken faturayı da yine emekçilere ödetmenin hesabını yapıyor. Fakat bir ihtimal daha var:

Çözüm işçi sınıfını bölmeye çalışan politikalara karşı sınıfın birliğini savunan ve düşmanı gören, krizin faturasını ödemeyi reddeden bir seçeneğin, siyasi hattın inşasından geçiyor.

Belki İlginizi Çeker

0 yorum